Öcalan'ı müzakerenin temel ayaklarından biri yapmak sadece devletin değil, örgütün de stratejisiydi ama...

Dünkü yazımda ANF’de yayınlanan ve İmralı tutanaklarının bir bölümünü içeren bir makaleye odaklanmıştım. Buna göre Başbakan Davutoğlu’nun çözüm sürecine dair duruşunu ve niyetini irdelemiştim. Bugün aynı yazıdaki başka bir mühim konuya dikkat çekelim.

ANF’deki yazıya göre 9 Ocak 2015’te İmralı’da Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ve Öcalan arasında şöyle bir diyalog geçiyor.

Dervişoğlu: “Kandil bu telsizle bizim duyacağımız şekilde ‘Yapmayın’diyor ama alttan da haber gönderip Cizre’deki gençlere ‘Yapın’ diye talimat veriyor. Herkesin bu konuda samimi olması gerekiyor." 

Bu şikayetin üzerine Öcalan şu cevabı veriyor: “İşte bunun için PKK ile iletişim kanalı önemlidir diyorum. Müzakerelerde bu temelde dokuz kanal açılmak zorunda.”

Bu son derece önemli bir cümledir. Aslına bakarsanız çözüm süreci adıyla kurulan müzakere sistematiğinin en temel hatalarından birine işaret eder. Yani şu: Bir barış müzakeresinin ana ayaklarından biri hapisteki bir lider üzerine kurulmamalıdır. Devlet, aracısız olarak, silahlı örgütün halihazırdaki liderleriyle görüşmelidir. Aksi halde örgütün silah bırakma süreci, şiddetten uzaklaşması uzayacak ve hatta akamete uğrayacaktır.

Uğradı mı? Uğradı.

**

Bunun nedenini Otago Üniversitesi Ulusal Barış ve Kriz Çözümleri Başkanı Prof. Richard Jackson ile yaptığım (ve Çarşamba günü yayınlanan) röportaj net biçimde açıklanıyor. Prof. Jackson, ‘Hapisteki bir liderle müzakere yönetmenin dezavantajları nelerdir’ soruma şöyle yanıt vermişti: “En temel dezavantajı hapisteki liderin silahlı örgüt üstündeki etkisinin ve kontrolünün tam olmamasıdır elbette. Hapisteki liderler genelde son kertede devreye girerse faydalı olur. Yani müzakere son aşamasına gelmiştir ve ona toplumun bir kesimi için meşruiyet katmanın yollarından biri o lideri de o aşamaya dahil etmek olabilir. Tüm süreci hapisteki lider üzerine kurmanın bir tehlikesi de silahlı örgüt içinde radikalleşmeye ya da hizipleşmeye yol açma ihtimali. Çünkü hapisteki liderin kendi durumu itibariyle fazla taviz verdiğini düşünen ya da savaşmaya devam etmek isteyen gruplar ortaya çıkabilir. Onları kontrol etmek çok zordur.”

Yaşadığımız süreci ve Öcalan’ın Dervişoğlu’na verdiği cevabını önünüze koyarak bakın ve Prof. Jackson’ın açıklamasını değerlendirin.

Bakınız… Prof. Jackson’ın ortaya koyduğu ‘dezavantajlar’ artık bilimsel bir kürsü haline gelmiş kriz çözümleri ve barış görüşmeleri açısından genel geçer bir şablondur. Yani bizim yaşadığımız sürece yönelik söylenmemiştir. Amma velakin cuk oturmaktadır. Sebebi, müzakere sistematiği denilen şeyin asgari kurallarının olmasıdır. Bu kurallara uymadığınızda, bizde olduğu gibi, sürecin çökmesi kaçınılmaz olur.

O yüzden…

Henüz süreç başlamamışken görüştüğüm Güney Afrika (ANC), İspanya (ETA) ve İrlanda (IRA) kriz çözümleri uzmanı avukat Brian Currin de bu konuda benzer şeyler söylemişti:

“Öncelikle hapisteki liderlerin, onu hapse atanlarla barış m?zakeresi yapması son derece risklidir. Söz konusu lider siyasetten tamamen soyutlanabilir işin sonunda. Başka ülkelerde bu strateji (barış müzakeresini hapisteki liderle yapmak), liderle temsil ettiği bölge halkı arasına bir takoz koymak için kullanılır. Çünkü hapisteki liderin savunmasız hali onun fazla taviz vereceği ihtimalini kafalarda doğurur. Ayrıca müzakerelerin hiçbir zaman şeffaf olmayacağını gösterir.

Currin’in bana bu sözleri ettiği tarih 14 Temmuz 2011.

Haklı çıktı mı? Çıktı.

**

Fakat burada bir önemli detayı daha dikkatinize sunmak istiyorum. Öcalan’ın müzakerenin ana ayaklarından biri olmasında kararı sadece devlet vermedi. PKK da bunu böyle istedi. 2013’te Murat Karayılan ile yaptığım röportajda bu durumu şöyle açıklamıştı: “

“Biz bu konuda bir strateji geliştiriyoruz. Önderliğimizle sorunların tartışılması daha doğrudur. Biz zaten buna dönük sıkı bir politika yürütmeseydik, muhtemelen biraz sürecin dışında bırakılırdı. Bu olay bugünün sorunu değil. Başından başlayayım: Israrla isimlerini vermemizi istemeyen bir uluslararası aracı bir kurum var. BM çerçevesinde bir kurum diyeyim. Onlarla ilk olarak 2005’te bir görüşmemiz oldu. 2006’dan itibaren ise bu görüşmeler sistematik bir hale geldi. Onlar uluslararası düzeyde bir çok benzer sorunu çözmüşler ve buna dayanarak ortaya birkaç şart koydular. Dediler ki: Evvela herşey gizli konuşulacak. Basına kapalı olacak. Yönetiminizde sadece dar bir kesim tarafından bilinecek. Bana en yetkili yönetim kadrosunu sordular. Ben de 11 kişi olduğunu söyledim. Tamam dediler, o 11’in dışında kimse bilmeyecek. Böyle böyle görüşmeler başladı. Tabii aynı şekilde devletle de görüşüyorlardı. Önce Başbakan’la görüşmüşler, Başbakan onları MİT’e havale etmiş. Demiş, benim temsilcim onlardır. Bu MİT’te daha Emre Taner’in olduğu günler henüz. 2008 Eylül ayında olay karşılıklı (devletle PKK’nin karşılıklı görüşmesinden söz ediyor-eb) gürüşmeye dönüştü. Ondan önce bu kurum, mesaj getir götür şeklinde arada mekik dokuyordu. 2008’den sonra bizim bir heyetimizi alıp Oslo’ya götürdüler. Biz de o gün baktık ki bunlar bayağı yetkililer. Kandil’den özel uçak kaldırabiliyorlar. MİT’le bizim heyetimizin ilk doğrudan görüşmesi o vakit gerçekleşti. Ben çok istememe rağmen o heyette değildim ama prensip olarak şehirlere inmiyorum. Ne olur, ne olmaz hesabı. Biz o zamanlardan anladık ki direkt bizimle irtibatlanma eğilimi ağır basıyor. Biz de hep dedik ki, İmralı işin içinde olmazsa olmaz. Onun için paralel bir sistem kurduk. Yani ana yürütücü bizmişiz gibi yapmadık.

**

Kandil’in hem Öcalan’ın hapisteki durumunu ve geleceğini garanti altına almak hem de -Prof. Jackson’ın dediği gibi- bölge halkı nezdinde görüşmelere meşruiyet kazandırmak için bu stratejiyi izlediği anlaşılıyor. Amma velakin bugünden dönüp bakıldığında bu stratejinin müzakere sistematiğini ciddi biçimde bozguna uğrattığını da görmek gerek. Kriz çözümleri uzmanlarının da, 2005’te Kandil’le görüşen BM çerçevesindeki kuruluşun da silahlı örgütün yönetici kadrosunun doğrudan muhatap alınmasındaki ısrarı bundandır.