banner95

“BANA SON MERMİYİ SIKMAK SANA MI DÜŞMÜŞTÜ EY GÜZEL PARİS?” -AHMET KAYA-

1995 yılında Türkiye, her cumartesi günü Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelen ve kayıp çocuklarını aradıklarını söyleyen annelerle tanışır.

“BANA SON MERMİYİ SIKMAK SANA MI DÜŞMÜŞTÜ EY GÜZEL PARİS?” -AHMET KAYA-

Ahmet Kaya’nın hayatını konu ettiğim bugünkü köşem yazımda; “Ahmet Kaya’yı saygıyla anıyorum. Kendisine Allah’tan rahmet, acılı ailesi ve tüm sevenlerine bir kez daha başsağlığı diliyorum. Kendisinin devrim niteliğindeki bütün emekleri önünde saygıyla eğiliyorum.” Ve kendisinin hayatını büsbütün değiştirdiği ilk albümlerinden olan “Yorgun Demokrat” şarkısındaki sözleriyle hayatına başlıyorum.

Karanlık yollardan geçtik

Zehir gibi sular içtik

Bir yanımızda ölüm

Bir yanımızda yar sevdik

Bir değil bin bir kere

Sırat köprüsünden geçtik

Cehennem denen illetin

Ta göğsünü deldik geçtik

Bu yolda dönenler oldu

Mum gibi sönenler oldu

Yar göğsüne baş koymadan

Vurulup düşenler oldu

Bir sen kaldın geride

Ah akıp gidiyor hayat

Yüreğim anlıyor seni

Artık susma yorgun demokrat..

Ahmet Kaya 1957 yılının sonbaharında Malatya’da dünyaya geldi. Ahmet Kaya’nın babası kumaş fabrikasında çalışan bir işçiydi. Kendisi 5 kişilik bir ailenin en küçük evladıydı. Sonbaharda doğması ömrünün büyük bir kısmını sonbaharda geçireceği anlamına gelmekteydi. Kendisinin doğumu 2. Dünya savaşının yoksullaştırdığı bir döneme denk gelmekte ve doğumundan hemen sonra Türkiye’de yaşanacak olan ilk darbesine denk geldiğini görmekteyiz. Bundan önceki dönemde yaşanan yoksullaştırma giderek millet arasındaki izlerini göstermekteydi.

Ahmet Kaya’nın babası aslen Adıyamanlı bir Kürt idi. İş umuduyla Adıyaman’dan Malatya’ya göç etmiştir. Annesi ise bir Türk idi. Annesinin tek gayesi çocuklarını namuslu ve iyi bir aile eğitimiyle geliştirmekti. Ahmet daha küçük yaşlarda sinemaya olan hayranlığı başlar ve sinemaya gitmek için dedesinin ayvalarını satardı. Müziğe olan ilgisini küçük yaşlarda keşfeden babası ona daha altı yaşından iken onun boyunu geçen bir bağlamayı doğum günü hediyesi olarak alır. Bu bağlamayı alırken babası ailenin ekmeğinden keserek alır. Babası bu bağlamayı alırken Ahmet’in gelecekteki efsane çıkışını ve Türkiye müzik piyasasını alt üst edeceğinin farkında değildi.

Ahmet bu bağlamayla ilk konserini bahçedeki kümeste tavuklara verdi. Fakat hep ailesine bir gün beni dinleyecek insanlar olacak umudunu ve inatçılığını hiç elinden bırakmadı. İlk konserini dokuz yaşında babasının çalıştığı fabrika işçilerinin düzenlediği işçi bayramı gecesinde verdi. Orada bulunan içiler Ahmet’i çok severler. İşçiler önlerindeki 3 yıl sonrası olacak ikinci darbeyle birlikte yüzlerce insan ölümüne ve insan kıyımından habersizdiler. Ve işçi kelimesini belkide yıllarca kullanmayacaklardı.

Türkiye o yıllarda on binlerce üniversite öğrencisini, işçisini hapishanelerde çürümeye yollarken 1970 darbesine damgasını vuran olay, Amerikan emperyalizmine karşı duran henüz yirmili yaşların ortasındaki üç sosyalist gencin, hiç kimseyi öldürmedikleri ve yaralamadıkları halde, hızla yapılan bir yargılamanın ardından idam edilmeleri oldu. Ahmet on beş yaşındaydı. Anadolu toprakları, verdiği nimetlerin karşılığını almaya devam ediyordu. Bu toplumsal ve siyasal atmosfer eşliğinde bir kuşak daha büyüyor ve onların bilinci şekilleniyordu. Bu kuşağın tanıklık edeceği ilk haksızlıkta bu olmayacaktı. (*)

Bu olayların yaşandığı dönemde Ahmet hem okula gidiyor hem de boş vakitlerinde kaset ve plak satan müzik dükkanlarında çalışıyordu. Bu dükkanlarda çalışırken çok değişik müzik türlerini tanıma fırsatını bulmuştu. Çalışırken özellikle “Ruhi Su” kasetlerini alan ve bol paçalı giyen uzun saçlı gençler onun ilgisini çekmekteydi. Yıllar sonra kendisinin diliyle bunu belgeselinde dinlemiş olduk. Bu gençler toplumsal duyarlılığı olan ve bütün dünyaya 68 kuşağı olarak Türkiye’deki yansımasıydı. Ahmet’in yazdığı ilk bestede o gençlerden birini anlatmaktaydı. Bu gençte “Başar” idi. Bir gün polis tarafından sokak ortasında Volkswagen arabasından indirilerek götürüldü. Ve bestesine şöyle başlıyordu. “bir Volkswagen alacağım, adını Başar koyacağım.” (*) bu bestesi yüzlerce şarkılık bir yaşam sürecinin ilk adımı olmuştu.

Ahmet’in babasını emekli olmasından sonra ve emekli maaşının geçimlerini sağmadığından dolayı Malatya’dan çıkıp İstanbul’a gider. Ve o dönemde Türkiye de yoğun göçler yaşanmaktaydı. Günlerce doğudan batıya giden otobüs dolusu insanların umut ve ekmek kapısı olurdu batı şehirleri. Ve bu şehirler içerisinde en çokta göç alan il İstanbul’du. Kocaman bir şehre ayak basan Ahmet’i yeni bir hayat ve yeni bir korku bedenin içlerine saldığı içgüdüyle yaşamaya tutunur. Ve ilk kez gördüğü denizi bile büyük bir dere olarak bilir. İstanbul’a ayak bastığı ilk anda itibaren ötekileştirme, küçümseme, farklılaştırma onun için başlamış oluyordu. Çünkü onun eşyalarının bulunduğu kolilerde “Malatya” yazıyordu ve konuştuğu insanlarla her ne kadar da aynı dili konuşsada yine onlar kadar konuşma aksanı iyi değildi. Bu korku onu giderek yalnızlığa mahkûm ediyordu.

Ülkenin doğusuna olan göçler nüfus dengesini bozuyordu, kutuplaşmalar oluşturmaktaydı.  Doğu ekonomik bakımından çökerken batıda ekonomi insan gücünden dolayı tavan yapmaya başlıyordu. Üniversiteler her yeni güne kutuplaşmalarla giriyordu. Ve her gün ölüm haberleriyle sesini ülkeye duyuruyorlardı. Hal böyle olunca da Ahmet, okulu bırakıp çalışmak zorunda kaldı. Aile ekonomisine katkıda bulunmalıydı çünkü. Sokağa iyice karışan Ahmet İstanbul’da yaşanan hayata uyum sağlamaya çalışıyordu. Kızlı erkekli gezen İstanbul gençliğine özenir; ama onlar gibi giyinmenin ona yakışmadığı hisseder ve bu duruma çok üzülür. O dönemde değişik işlerde çalışır. Ve birçok iş değiştirir. Çalışırken bile hiçbir zaman bağlamasını elinden bırakmazdı. Ülkede yaşanın durum onun ruh halini nasıl etkiliyorsa; bu onun müziğinide etkiler ve müziğine yansır.

Çalışmaya başlayıp okulu bırakması sokağı daha fazla tanıma şansı vermiş; ama yüreğinde yara daha da açılmasına neden olmuştu. Çünkü o “Konservatuvar” okumak istemekteydi. Bunu içinde liseyi dışarda bitirmeye karar verir. Ahmet’in iç depremlerinin en sarsıcı yıllarıdır bunlar. O dönemlerde bir boşluğa düşmüş olduğunu hisseden Ahmet bir gün yanından geçen ve hiç tanımadığı insanların bulunduğu bir düğün salonuna girip kendini düğünde dans edenlerin arasına atarak delirmişçesine ve ağlayarak dans ettiğini yıllarca hiç unutmayacaktı ve birçok sohbette anlatacaktır. (*)

Ahmet tüm Devrimci arkadaşları gibi Halk Bilimleri Derneği’ne gidip gelmeye ve oradaki kültürel çalışmalara katılmaya başlar. O dönemde, hayranı olduğu “Ruhi Su’nun” Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir dinletisine gider ve dinletiden sonra bir yolunu bulup “Ruhi Su’ya” ulaşır.  “Ruhi Su bestelerini kendisinin nasıl yorumladığını göstermek istemektedir. Ahmet; “Mahsus Mahal” isimli şarkıyı çalar.  Ruhi Su şarkıyı yarıda keser bağlamayı Ahmet’in elinden alır ve kızarak “Öyle at teper gibi bağlama çalınmaz, kavga edilmez bağlamayla, bağlama ile meşk edilir.” Der. (*) Ahmet oradan uzaklaşır; ama tabii ki bildiğini yapmaya da devam eder. Çünkü o çok farklı bir tenden bağlama çalıyordu.

Halk Bilimleri Derneği’ndeki arkadaşlarıyla müzik ve halk oyunları gösterileri sunmak amacıyla Türkiye’nin çeşitli yerlerine gider.  Birçok Devrimci Gecelerde sahneye çıkar ve Devrimci Marşlarını bağlamasıyla çalıp söyler. O yıllarda Van’da yaşanan Deprem sonrasında kamyonlarla toplanan eşyaları depremzedelerin yanına giden devrimci gençlerin içinde de bir gece kondu mahallesi oluşumundaki dayanışmada Ahmet’ te bulunmaktaydı.

 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’ndaki işçi bayramı kutlamalarında, çevre binalardan bugün bile hâlâ kimler tarafından açıldığı bilinmeyen otomatik silah ateşi altında yanı başındaki arkadaşlarını yitirir Ahmet. Ayakkabısının kalan tekiyle oradan sağ salim kurtulsa da arkadaş ölümlerine tanıklık etmenin ilk acısını, masum içerikli bir afişi asarken gözaltına alınarak ‘içerde’ olmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşamıştır artık.

Liseyi bitirdikten sonra Eğitim Enstitüsü’nün Keman bölümüne gider ve o sırada Emine isimli bir kızla tanışır. Daha sonra birbirlerine yakınlaşan ve kendilerini aynı saflarda hisseden iki genç, kısa sürede nişanlanırlar. Fakat Ahmet’in önünde askerlik engeli bulunur. 1978 yılında yirmi bir yaşındayken keman eğitimini yarıda, ardında da nişanlısını bırakarak Gelibolu’ya askerliğe gider. On sekiz ay sonra döndüğünde; Ahmet Türkiye’nin üçüncü ve en büyük darbesiyle tanışır.

     Askerlik dönüşü daha saçları bile uzamadan hem Ahmet’in hayatının hem de Türkiye’nin üçüncü ve en büyük darbesi geliverir. 12 Eylül sabahı Türkiye, askerî marşlarla uyanır. Tüm kabine ve Cumhurbaşkanı, tutuklanarak hapse atılır ve sokaklarda bir sürek avı başlar. Ahmet’in birçok arkadaşı yakalanarak kimsenin bilmediği yerlere götürülür, gidenlerden haber alınamamaktadır. Askerlik öncesinde birkaç kez gözaltına alındığı ve Halk Bilimleri Derneği ile olan bağlantısı yüzünden kendisini de aynı akıbetin beklediğini düşünüp gergin günler yaşamaya başlar. Türkiye’nin üzerinden tank paletleri geçmektedir. Bugünkü tahminlere göre 600.000 kişi çeşitli nedenlerle tutuklanır, binlerce kişi işkencelerde hayatını yitirir, binlerce kişi kaçak yollardan yurtdışına kaçıp çeşitli ülkelere sığınır. Türkiye, kötü yönetilmenin cezasını, gencecik ömürleri tüketerek ödemektedir.

Ahmet tutuklanmaz; ama yapayalnız kalmıştır. Tüm arkadaşları, neredeyse tanıdığı herkes hapishanelerde ya da bilinmeyen bir yerlerdedir. 1981 yılı Ahmet’e bir başka büyük acıyı daha getirir. Nisan ayında hayatta en değer verdiği, o güne dek Ahmet’in müziğine gerçekten inanan tek insan olan babasını o yıl sonsuzluğa uğurlarlar. Ahmet kimseye görünmeden, babasının ona aldığı ilk bağlamayı eline alıp günlerce sokaklarda ağlar.(*)

O sırada Ahmet; Emine ile evlenmiş. Ve darbenin olduğu dönemin yaşam şartlarına ayak uydurmuşlardı. 1982 yılında çiftin Çiğdem adında bir kızı doğar. Ve kızına bir şarkı yazar. Sözleri ise şöyledir:” Ağlama bebeğim, ağlama sen de, umut sende, yarın sende… Çok uzakta öyle bir yer var; o yerlerde mutluluklar, paylaşılmaya hazır bir hayat var...”

Maddi sıkıntıların baş göstermesi ve Ahmet’in albüm yapma isteği Emine’yi umutsuzluğa sürükler. Bir sabah habersiz kızı Çiğdem’i alıp evden çıkar. Ahmet bağlamasıyla yine baş başa kalır.

1984’e gelindiğinde Ahmet ısrarla şarkıları cebinde, müzik şirketlerinin kapısını aşındırmaktadır. Şarkılar da, Ahmet de yorulmuştur artık. Bilinen hiçbir türe benzememesi ve toplumsal içeriği yüzünden korkulması nedeniyle hiçbir firma yanaşmaz Ahmet’in albümünü yapmaya; ancak dipten derinden Ahmet’in adı ve şarkıları dillerde dolanmaya başlamıştır. Birkaç arkadaşının yardımıyla Hodri Meydan Kültür Merkezi ve Bilsak’ta dinleti düzenler ve afişlerinde de Ruhi Usta’nın kendine söylediği cümleye gönderme yapar: “Bağlama Böyle de Çalınır!”

Bu dinletinin umulanın çok üzerinde ilgi görmesi üzerine, elde kalan küçük bir para, arkadaşlarının ve annesinin de küçük katkılarıyla Ahmet yine Beyoğlu’nda, Sezer Bağcan’ın Değişim Stüdyosu’nda alır soluğu. Albümünü kendi yapacaktır. Sezer Bağcan, değişik şarkıları olan bu istekli genci çok sever ve başlarlar albüme. Şarkıları o dönem için çok tehlikelidir. Öyle şarkıları yayımlamayı bırakın, dinlemek bile suç olabilecek, hapishane kaçınılmaz son olacaktır; ama Ahmet şöyle der: “İş yok, sokaklarda aç geziyoruz, terk edildim, bebeğim bana gösterilmiyor, tüm arkadaşlarım da zaten içerde. Şarkılarımı söyler, arkadaşlarımın yanına giderim…” Ancak Ahmet ileride kendisinin de itiraf edeceği gibi hapse girmek istemekte; ama orda çok durmak istememektedir. Albümdeki onca eleştirel şarkının içine bir de Türk ordusunun Kurtuluş savaşındaki kahramanlığını anlatan bir şarkı koyar… Kafalar karışacaktır!(*)

İlk albümü kısa sürede ve zor şartlar altında biter. Albümü kızına yazmış olduğu “Ağlama Bebeğim” adıyla yayımlanır. Albüm yayımlanır yayımlanmaz toplatılır ve Ahmet gözaltına alınır. . İlk mahkemede hâkim, Ahmet’in “Ağlama Bebeğim” şarkısındaki “Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” sözlerine takılmıştır. O güzel yerlerin nereler olduğunu sorarlar Ahmet’e! Yargılama kısa sürer, belki de o kahramanlık şarkısının kafa karıştırmasıyla ve Danıştay kararıyla albüm serbest bırakılır. Albümün yasaklanıp tekrardan satışa çıkarmasının ardında albüme olan ilgi daha büyümüştür. Bu albüm binlerce siyasi tutsağın ve onların ailelerinin sesi olmuştur.

1980 darbesinde hapse girenlerin bir kısmı yavaş yavaş hapishaneden çıkmış. Ahmet’te ikinci albüm için Değişim Stüdyosu’na girilir. Değişim stüdyosunun sahibi ünlü sanatçı Selda Bağcan’ın ağabeyi Sezer Bağcan’dır. Selda Bağcan hapishanede olduğu süre içinde bir kızla çok yakın arkadaşlık eder. İşte o kız “Gülten Hayaloğlu’dur.” Gülten stüdyoda çalışır ve orada kısa sürede Ahmet’le aralarında su sızmaz olur. Gülten hapishanede iken Ahmet’in ilk albümünü dinlemiş ve çok beğenmiştir. Çok geçmeden de ikinci albümü olan “Acılara Tutunmak” yayımlanır. O sırada Gülten ile arasındaki arkadaşlık aşka dönüşür. İkinci albüm dilden dile dolaşır ve inanılmaz satış rekorları kırar. Bu mutluluğu Ahmet, sevdiği kadınla paylaşır.

Albümler satılır ama para kazanmaz Ahmet. Birçok yerde tek başına bağlamasıyla konser verir. O sırada da Gülten’le evlenmişlerdir. Ve Gülten hapishanede tanıdığı bir idam mahkûmun; “Nevzat Çelik’in” annesine yazdığı şiiri Ahmet’in önüne koyar. Bu şiir “Şafak Türküsü ’dür.” Üçüncü albüm, Ahmet’in bestelediği “Şafak Türküsü” adıyla çıkar. Ahmet bir kez daha toplumun kanayan yarasını anlatmış, bir kez daha sistemin yaramaz çocuğu olmuştur. Gözaltılar ve sorgular hiç bitmez; ama Ahmet artık iyiden iyiye tanınan ve çok tartışılan bir isimdir. 1986 Şafak Türküsü ’nün yılı olurken, 1987 Gülten-Ahmet çiftinin kızları Melis’in dünyaya gelmesiyle Ahmet’in ikinci babalığının da yılı olur. Ahmet, asıl Melis’te yaşayacağı baba olma duygusunun heyecanıyla inanılmaz üretkendir ve yepyeni bestelere peş peşe imza atmaya başlar.(*)

1987’de, gazetelerde “çok satanlar” listeleri de moda olmaya başlamıştır. Ahmet’in o yıl çıkan “An Gelir” albümü, liste başına oturunca gerçek satışlar ve Ahmet’in ne kadar çok dinlendiği resmî olarak da ispatlanmış olur. O güne dek herhangi bir kategoriye sokulamayan Ahmet’in müziği belki de gazetelerin tür saptama gereği duymasından, yeni bir tür ismi yaratır: Özgün Müzik. Ahmet, kendi kulvarını açmış ve onun müziğinin adı konulmuştur artık.(*)

Gülten’in şair bir ağabeyi vardır: Yusuf Hayaloğlu. Gülten, bu şiirlerle Ahmet’in müziğinin buluşmasını iyi bir sonuç çıkacağına inanmaktaydı. Bir akşam hep birlikte yemekteyken Yusuf ilk şiirini Ahmet2in önüne koyar. “Hani benim Gençliğim” yıllarca dillerden düşmeyecek ve bir fenomen haline gelecektir. Bunu takip eden süreçte Yusuf birkaç şiirini daha Ahmet’e verir besteleyip kendi şarkılarının yanına koyar. 1987 yılının Kasım ayında “Yorgun Demokrat” albümünü yapar. Albüm yine defalarca yargılanır; ama yine liste başlarından inmez ve Ahmet’in başarısının, sistemle uyuşmazlığının, muhalifliğinin geçici olmadığı kanıtlanır.

Ahmet üretmeye devam ederken işçilere, öğrencilere, Türkiye’nin her yerinde hak ettikleri yaşam için mücadele ettiğine inandığı mağdurlara şarkılarıyla destek olmaya gider; bir yandan konserler veriyorken, öte yandan ardı ardına albümler yapmaya da devam eder. 1988’in Ağustosu’nda “Başkaldırıyorum” ve 1989 Nisanı’nda tek bağlamayla verdiği konser kayıtlarından oluşan “Resitaller” albümünü piyasaya çıkarır. Her iki albüm de bir kez daha dönemin en çok satan albümleri olurken özellikle “Resitaller”in tek enstrüman ve iki mikrofonla kaydedilmiş bir albüm olarak listelerin başına yerleşip uzun süre inmemesi de bir ilk olarak tarihe yazılacaktır.(*)

1990 yılında ilk kez çok geniş bir alanda konser verme şansı bulan Ahmet’in Gülhane Parkı’ndaki konserine 70.000 biletli, tahmini 150.000 kişi gelir. Konserde büyük olaylar çıkar, polis havaya ateş açar ve seyircilerden çok sayıda yaralanan olur. Ahmet, bir kez daha, bir seyircinin sahneye atlayıp boynuna doladığı fuların sarı-kırmızı-yeşil renklerinin Kürt simgesi olması gerekçesi ile yargılanır.(*)

80’lerin sonuna doğru Türkiye birkaç yıl önce askerî izinler ve yönlendirmelerle kurulan meclisiyle çok partili demokrasiye geri dönmüş olsa da, hâlâ hapishaneler 12 Eylül 1980 darbesiyle hapse girenlerle doludur ve ülke gerçek demokrasiden çok uzaktır.(*)

1982 yılında yapılan ve darbe anayasası olarak anılan anayasa yürürlüğe girse de, akademisyenler, uygulayıcılar, siyasal partiler, dernekler, sendikalar, basın-yayın organları tarafından şiddetle eleştirilmektedir.(*)

Eylül’ün o ağır koşullarında başlayan ve hâlâ süren davalarda, mahkemeler idam cezaları, müebbetler veriyor; sesleri kısılmaya çalışılan tüm bir kuşak karalanıyor, kötüleniyor, iyi ve güzel olan her şeyden soyutlanmaya çalışılıyordu. Kendisini yeniden hayatın içine sürmeye çalışan gençliğin, hayatı değiştirme ütopyası sürse de, onlar cezaevlerindeki direnişleriyle umutlarını ayakta tutmaya çalışsalar da daha uzun yıllar boyunca paylarına sadece acı düşecekti. Bu ülkeyi ve bu halkı kendimizden daha çok sevdik diyen bu gençler düşlerinin cezasını çekiyorken Türkiye’nin ilk özel televizyonları da o yıllarda kurulup yurtdışından Türkiye’ye yayın yapmaya başlarlar. Bundan sonra Ahmet Kaya ilk kez televizyonlarda boy gösterecek ve halkla daha yakından tanışacaktır. Onun muhalif dilini, haksızlıklar karşısında hiç korkmadan ağzına geleni söylemesini daha yakından tanıma fırsatı bulan sevenleri ona daha fazla bağlansa da sistem, bu gidişata engellerini doz arttırarak koymaya devam edecektir; çünkü düşsüz bırakılmış bir kuşağın sesi olmuştur artık Ahmet. Tarihsel ve gündelik kaygıları bir arada yaşayarak üreten Ahmet’in üretimi ne kadar yok sayılırsa, onu benimseyenler o kadar çoğalır. Albümleri birçok ilde toplatılır, konserleri yasaklanır, hakkında onlarca yıl istenen davalar açılır.

Özel televizyon kanalların açılmasıyla Ahmet kendi ağzıyla kendini anlatma fırsatını yakalamış. Ve kendi şarkılarına video çekme olanağı bulmuştur. Ahmet’in reyting rekorları kırmasıyla birlikte birçok televizyon programına davet edilir. Ve Ahmet her programda toplumsal mesajlarını vermekte te geri kalmaz. Doğru bildiklerini kendisinin has üslubuyla söyler. Hal böyle olunca da ağır eleştirilerin odağına yerleşir. Bu yıllarda yurtdışı ve yurtiçi konserlerini peş peşe verir. Albümlerinden her biri ayrı bir satış rekoru kırar ve kırmaya da devam etmektedir.

  Sırasıyla: İyimser Bir Gül (1989 Kasım), Resitaller 2 (1990 Mayıs), Sevgi Duvarı (1990 Ekim), Başım Belada (1991 Ağustos), Dokunma Yanarsın (1992 Temmuz), Tedirgin (1993 Nisan) albümlerini piyasaya çıkarır. Her bir albüm, listelerde en üst sıraya yerleşirken Ahmet Kaya çeşitli kurumlar ve gazetelerden onlarca ödül alır. Aynı yıllarda, her siyasi görüşten Ahmet Kaya taklitleri piyasaya çıkmaya başlar. Piyasayı saran birçok albümün kapağında Ahmet Kaya gibi giyinmiş, Ahmet Kaya gibi sakalı olan, Ahmet Kaya gibi duran sanatçılar vardır ve bunlar, Ahmet Kaya müziğine benzetilmeye çalışılan şarkılar söylemektedirler.(*)

Ahmet dünya üzerinde en çok merak ettiği ülkelerden biri Küba’dır. 1993 yılında ailesiyle ve arkadaşlarıyla birlikte Küba’da 1 Mayıs kutlamalarına katılır. Küba’da bir çok sanatçı ve hükümet görevlileriyle tanışır. Dönüşte Küba’nın ünlü “Tropicana” grubunu Türkiye’ye davet eder. Geldiklerinde ise; Ahmet onları evinde misafir eder. On altı konserlik bir turne yaparlar. Gelirlerinin tamamını da Kübalı çocuklara verirler.

  90’lar, Anadolu topraklarındaki bitmeyen kavgaların bir yenisinin iyiden iyiye alevlenmesiyle başlar Türkiye’de: Kürt sorunu. Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illerinde PKK ile Türk ordusunun mücadelesi kısa zamanda etkisini tüm Türkiye’de gösteren bir iç savaşa dönüşür. Türkiye’nin dört bir yanında her gün olaylı, gösterili cenazeler kaldırılır. Anneler oğullarına ağlarken doğuda Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerden de neredeyse her aileden birkaç kişi dağlara çıkıp savaşmaya başlamakta, yas hiç bitmemektedir. “Kürt diye bir şey yok, Kürtçe diye bir dil yok.” denildikçe Kürt kökenli vatandaşlar PKK saflarına geçmekte; PKK tarafından gelen saldırılar çoğaldıkça devlet, önlemlerini sertleştirmektedir. Savaş ortamının gergin günleri ve sert önlemler sırasında medya, Kürt sözcüğünü korkulacak bir sözcük haline getirir. Artık Kürt demek, PKK demekle neredeyse özdeşleştirilir. Milyonlarca Kürt ve Türk binlerce yıldır dost olarak yaşadıkları bu coğrafyada, birer yabancıdırlar artık. PKK saflarında hiç bulunmadan, PKK ile hiçbir ilişkide olmadan Kürt dilinin ve kültürünün kabul edilmesi ve buna saygı görmesi gerektiğini söyleyen birçok insan da vatan haini ilan edilmeye başlar. Bunlardan biri de Ahmet Kaya’dır.(*)

Medya’nın uzattığı hemen her mikrofonda, her konserinde, her televizyon programında bu sorunu dile getirir Ahmet Kaya. Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini değil, daha da birleşmesini istediğini ve tam demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’nde her ırktan insanla kardeşçe yaşamak istediğini anlatmaktadır her seferinde; ancak devletin bu ülkede Kürtlerin de yaşadığını kabul etmesi, Kürt dilini ve kültürünü tanıması, doğudaki Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlere daha iyi eğitim ve yaşam koşulları getirilmesinin gerektiğini vurgular hep. Hiçbir zaman, hiçbir örgütü desteklemediğini, sanatın örgütler üzeri olduğunu ve örgütlü sanat yapılamayacağını, sadece kendi doğrularını söyleyip şarkılaştırdığını, en doğusundan en batısına kadar Türkiye’yi çok sevdiğini, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunduğunu, ancak “Kürt diye bir şey yok.” demenin sorunu hiçbir şekilde çözmeyeceğini söyler durur. Ahmet “Kürt” dedikçe basında çıkan Ahmet Kaya haberleri sertleşir.

1994’te çıkardığı “Şarkılarım Dağlara” albümü yayımlanır yayımlanmaz çok açık arayla listelerin başına oturur. Albümden üç parçaya aralıklarla çekilen klipler tüm televizyonlarda en çok istenen klipler olurlar (Saza niye gelmedin, Kum gibi, Ağladıkça). Bu albümde hâlâ dillerden düşmemiş şarkılardan “Ağladıkça”nın söz yazarı ise eşi Gülten Kaya’dır. Şarkılarım Dağlara, bugüne kadar resmî 2 milyon 800 bin satışla, kırılması çok zor bir rekora ulaşmıştır. (*)

Kanal D ile bir program anlaşması yapar. Gülten Kaya ve Yusuf Hayaloğlu ile hazırladığı programın adı “Ahmet Abi’nin Vapuru”dur. 

***

1995 yılında Türkiye, her cumartesi günü Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelen ve kayıp çocuklarını aradıklarını söyleyen annelerle tanışır. Çok geçmeden “Cumartesi Anneleri” adını alacak bu sivil inisiyatif, annelerin engellenmesi ve gözaltına alınmalarıyla gündeme oturacaktır. Cumartesi Anneleri, çeşitli siyasi gerekçelerle polis tarafından sorguya alınmış ve kendisinden bir daha haber alınamamış çocuklarını arayan annelerden oluşmaktadır. Birçok şarkısında zaten anne kavramını kutsamış olan Ahmet Kaya, Cumartesi Anneleri’nin safında yer alır ve o yıl, yani 95’te çıkardığı albüme ismini veren parçayı da Cumartesi Anneleri için yazar: “Beni Bul (anne)”.

Konserlere çıkmadığı süre içerisinde ailesiyle vakit geçirirdi. Kızı Melis ile vakit geçirir. Para derdi olmazdı ailesinin geleceğini garantilemekten başka. Birçok konserden eli boş dönerdi. Bazı konser gelirlerinin tamamını da kendisine eşlik eden müzisyen arkadaşlarına dağıtırdı.

1996 yılında çıkardığı “Yıldızlar ve Yakamoz” albümü yine en çok satanlar listesindeki yerini alır. “Yakamoz” ve onun klibi bir kez daha döneme damgasını vurur.

“1997 yılında İstanbul Belediye Başkanı, şu anda Cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan’dır ve bir mitingde okuduğu şiir yüzünden yargılanarak 9 ay hapse mahkûm edilir. Bu mahkûmiyet üzerine İslamcıların yoğun protestosu sürerken sol kesimden kimse sesini çıkartmaz. Ahmet Kaya’ya mikrofon uzatılır ve Ahmet Kaya “Demokrasi hepimiz içindir. Düşünce özgürlüğünün benim için ne kadar var olması gerekiyorsa, Tayyip Bey için de o kadar olması gerekir. Kimse okuduğu bir şiir yüzünden özgürlüğünden alıkonulmamalıdır!” deyince Ahmet Kaya bu kez sol kesimin yoğun tepkisiyle karşı karşıya kalır. Aynı zamanlarda üniversitelere başörtüleriyle girmek isteyen ve alınmayan İslamcı öğrencilerin eylemlerine de aynı demokrasi tanımıyla “Ben takım elbise giyebiliyorsam o da başörtüsü takabilmelidir.” diyerek destek olunca gazetelerin köşe yazılarında demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla ilgili derin bir tartışma başlar. Bunun üzerine Ahmet Kaya “Beni sağcılar sevmez, beni solcular sevmez, beni İslamcılar sevmez, peki kardeşim kim bu benim albümlerimi alan milyonlarca insan, kim bu konserlerime gelen on binler?” diyerek halktan kopuk siyaset üreten köşe yazarlarını ve sanatçıları eleştirir.”(*)

Gülten ve Ahmet çifti, Ahmet’in çalışmalarını daha özgür ve rahat yapabilmesi ve yeni yetişen genç, kabiliyetli müzisyenlere albümler yapabilmek için bir stüdyo ve bir yapım firması açmaya karar verirler. GAK (Gülten Ahmet Kaya) ismini verdikleri bir müzik yapım firması ve aynı isimle bir de stüdyo kurarlar. Bu stüdyoda yıllardır Ahmet Kaya’nın asistanlığını yapmakta olan Çetin Oraner ve beş konservatuvar öğrencisinden kurulu Kent Ozanları adlı gruba albümler yapılır, onların klipleri Ahmet Kaya yönetmenliğinde çekilirken Ahmet Kaya da ’98 Mart’ında ilk kez kendi stüdyosunda kayıtlarını yaptığı “Dosta Düşmana Karşı” albümünü bitirir.

“Dosta Düşmana Karşı” da en çok satan albümler sıralamalarında birinciliği çok geçmeden alır. Albümden “Giderim” ve “Korkarım” isimli parçalara çekilen klipler o yıl uzunca bir süre en çok istenen ve yayımlanan klipler olur.
Ahmet Kaya’nın sanat hayatı boyunca aldığı ödülün sayısını net olarak bilinmemektedir. Birçok kez kurumlar, televizyon, gazeteler ve dergiler tarafından yılın sanatçısı seçildi. 1998 yılında halk oylamasıyla da “Magazin Gazetecileri Derneği’nin” belirlediği “Yılın Sanatçısı Ahmet Kaya” olmuştur.

10 Şubat 1999 gecesi Türkiye’nin en ünlü sanatçılarının ve simalarının bulunduğu bir salonda yapılıyordu ödül töreni ve Show TV’den canlı yayımlanıyordu tüm Türkiye’ye. Herkes sırasıyla çıkıp ödülünü alıyordu sahnede. Sıra Ahmet Kaya’ya geldi, yılın sanatçısıydı Ahmet Kaya. Bir kez daha sahneye alkışlarla çıktı, ödülünü aldı ve “Giderim” isimli şarkısını söylemek için mikrofonu eline alıp şu konuşmayı yaptı:

“Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir KÜRTÇE şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.” (*)

Salonda önce sessizlik oldu… 10 Şubat gecesinde gelen bu açıklamalar ardında hiçbir sanatçının rastlamadığı linç girişimi başlamış oldu. Şarkısını söyleyip yerine giderken bazı sanatçıların, gazetecilerin, magazincilerin masalarında yuhalama sesleri yükseldi. Bunun birlikte Ahmet’e her taraftan çatal ve bıçaklar fırlatılmaya başladı. Tüm Türkiye’nin gözü önünde olan bu acı olayda Ahmet’in acı gülümsemesi gözden kaçmıyordu. Masasında eşi Gülten’de bulunmaktaydı. Bütün bu olayların nedeni sadece Ahmet’in “Kürtçe” demesiydi.

Ortamı yumuşatmak için sıradaki sanatçıyı sahneye davet ettiler. Sahneye çıkan sanatçının kahramanlık şarkılarını söylemesi provakatif bir şekilde davranması ve ardında 10. Yıl marşının söylenmesi, kendini bilmez bir adamın herkesi sahneye davet edip marş söylemeye davet etmesi ortamı daha da gerginleştirmişti. Ahmet’in salondan çıkmasından sonra coşku kaldığı yerden devam etmişti. 11 Şubat sabahı Kaya çiftleri hiç beklenmedik bir karalama ve yargılama dönemi başlamış oluyordu. Ülkenin bütün gazeteleri olayı baş sayfaya taşıdılar, bütün haber bültenleri olayı defalarca geçtiler. Ve sonuçta korkulanda oldu. “Ahmet Kaya vatan hanini ilan edildi.”

Daha bitmemişti ama… 14 Şubat günü ülkenin en yüksek tirajlı gazetesi Hürriyet, en büyük puntolarıyla baş sayfasına “Ayıp Ettin Gözüm” başlığı attı. Mahkemeye asla sunulmayan, 1993 yılında Berlin’de çekildiği iddia edilen ve sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren Ahmet Kaya konseri fotoğrafı yayımladı. İlk sorgudan sonra tutuklanıp cezaevine gönderilen Ahmet Kaya, aynı gün avukatlarının yaptığı itirazla serbest bırakıldı. Ahmet serbestti şimdilik; ama basın tarafından ablukaya alınmış evlerinde Gülten, Ahmet ve Melis yapayalnız kalmışlardı. Çok yakın birkaç dostları dışında çevrelerini sarmış olan onlarca kişiden, her gün defalarca arayan ve birlikte şarkılar söylediği sanatçılardan hiçbiri çaldırmadı telefonlarını. Televizyonlar ilk haber olarak hain Ahmet’i anlatıyorlardı haber bültenlerinde. Melis on bir yaşındaydı, bir yanı başındaki babasına, bir televizyondaki ‘vatan hainine(!) bakıp anlam vermeye çalışıyordu olanlara.(*)

Devam eden duruşmalarda, pasaport kayıtlarıyla 1993’te Ahmet’in Almanya’ya hiç gitmediği kanıtlansa da, basında çıkan o fotoğraf tüm yazışmalara rağmen Hürriyet gazetesi tarafından mahkemeye sunulmasa da, Ahmet resmin fotomontaj olduğunu ve olmasa dahi özellikle yurtdışında bir konserde sahne dizaynından sanatçının sorumlu tutulamayacağını ne kadar söylese de, hiçbir gazete bunları yazmadı. Kimse Hürriyet gazetesine ’93 yılında hainliğini tespit ettiği bu adama ’94 yılında neden “Yılın Sanatçısı” ödülü verdiğini sormadı ve kimse savcının iddianamesinin sadece televizyonlardaki yorumcuların cümlelerinden ibaret olduğunu fark etmedi, etmek istemedi.(*)

İlk mahkemede savcı “Vatana İhanet” suçlamasıyla 13 buçuk yıllık hapsini istedi. Buna karşılık Ahmet 12 sayfalık bir savunma yaptı. Savunmasında, kendisini hiçbir yere ait görmeyecek kadar dünyalı, duygularını hiçbir biçimde daraltmayacak kadar evrensel yaşayan bir müzik adamı olduğunu, dünyanın bütün dillerini, dinlerini, uluslarını ve onların kültürlerini, inançlarını, şarkılarını sevecek ve onlara hoşgörüyle bakacak kadar büyük bir yüreğin sahibi olduğunu söyledi. “Başka bir dilden, örneğin İtalyanca, Arapça ya da İngilizce şarkı söyleyeceğimi açıklasaydım, yine vatan haini ilan edilir miydim, her an yanı başımızda duyduğumuz ve konuşulan bu dili ben bilmediğim halde, bilen ve konuşan milyonlarca insanla aynı topraklarda yaşıyor olmam gibi nesnel bir gerçekten yola çıkarak bu dilden bir tek şarkı söyleme isteğim, bütün bir Türkiye halkı ve çocuklarımın önünde ‘Vatan Haini’ olarak suçlanmamı mı gerektiriyor sizce?” diye sordu mahkemeye.(*)

Mahkeme, delilleri toplamak için ileri bir tarihe ertelendi. Ve gazetelerden çıkan alçakça haberlere kimse cüret gösteripte itiraz etmedi. Bu alçakça saldırılardan bir kaçı şöyledir. “Yavşak, Soysuz, Şerefsiz, Fikirsiz fikir suçlusu…”

1999 yılının Haziran ayında Kürtçe şarkısını stüdyoda söyleyip kaydettikten sonra aynı gecenin sabah saat 4’te ve yağmurlu bir İstanbul’a kırgın olarak ülkeyi terk etmek edip, bir dost uğurlamasından mahkum İstanbul’a veda etti.

Ve bundan sonraki hayatı Paris’te gececikti. Ahmet Paris’te sürgün hayatı yaşıyor, konserlerine devam ediyor ve Türk medyası onu izliyor. Söylediği her şeyin altında bir şeyler aramaya çalışıyor. Ahmet’te bu durum karşında hırçınlaşıyordu. Her söylediği manipüle ediliyor. Ve yeni davalarda onun peşini bırakmıyordu.

Bir konserinde “…Birkaç şerefsizin yüzünden bana yaşatılanları, ülkemden bu kadar uzakta kalmayı ve içine düşürüldüğüm bu durumu içime sindiremiyorum. Kürt realitesinin kabul edilmesini istiyorum. Türkiyeli Kürt Ahmet olarak yaşamak istiyorum.” diyor, bu cümle ertesi günün gazete manşetlerinde “Vay Şerefsiz” üst başlığı ve “Ahmet Kaya 64 milyona hakaret etti.” cümleleriyle yer alıyordu. O, cevap hakkını kullanmak istiyor ve/fakat yaptığı açıklamalar hiçbir gazetede ya da televizyonda yer almıyordu.

İçeriğinde “Benim hesabım Türk halkıyla ya da Türkiye Cumhuriyeti’yle değil, benim sorunum kendim gibi ağlayan Kürt halkıyladır.” cümleleri yer alan haber, “PKK militanı gibi” bir başlıkla sunuluyordu.

“Bir Boşnak ‘Ben Boşnağım.’, bir Ermeni, ‘Ben Ermeniyim.’ vs. diyebiliyor. Neden bizim milletimiz ‘Ben Kürdüm.’ diyemiyor? 70 yıldır Yunanistan ile savaşan Türkiye onunla barışabiliyor da neden 1500 yıldır birlikte yaşadığı Kürtlerle barışamıyor?” şeklindeki konuşmasına yer veren gazete bu haberi, ‘Kaya yine kin ve küfür kustu.” başlığı ile verme gereği duyuyor.

Gazetelerin bu satırları farklı şekilde yorumlayarak millete sunması ile birlikte Ahmet Kaya’nın ülkeye dönme şansını giderek azaltıyordu. Paris’te bir gazeteciye şunları söylüyordu: “Bak gözüm, ülkemin insanlarına selam götür ve söyle onlara: Bir kere de benim için baksınlar pencereden gökyüzüne; ama ne olur, unutma da söyle, bir kerecik de olsa benim gözlerimle baksınlar, tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi…”

Gülten her hafta sonu Paris’e gidip Ahmet’e moral verirken bir yanda da Türkiye’deki DGM’lerin yolunu tutmaktaydılar. Avukatları her defasında gazete manşetlerine dikkat çekerken olumsuz etkilerinin sonuçlarını müvekkillerinin bir linç kampanyasına dönüştüğünü söylemekten geri kalmazlardı. Ve Ahmet aleyhinde açılan ilk dava da 3 yıl 9 ay ceza veriliyordu. Tutuklanma ve yakanlanma emri verildiği için Ahmet ülkeye dönmedi. Paris’te sesini duyurmak için farklı yöntemler aramaktaydı. Bir basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısında ülkenin önde gelen TV ve gazete temsilcileri bulunmaktaydılar. Fakat ertesi gün yine hiçbir yerde bunu haber bile yapmadılar. Aradan aylar geçiyor sesini kimseye duyuramıyor. Ve dostlarında gelmeyen bir telefon onu çok üzüyordu. Bunu da şu şekilde dile getiriyordu:

“Ben Türkiye’nin ceza yasalarından hiçbirini ihlal ettiğimi düşünmüyorum. Adam öldürmedim, kimseyi dolandırmadım, hiçbir yeri soymadım, vergi kaçırmadım, namussuzluk yapmadım, uyuşturucu satmadım… Sadece düşündüklerimi söyledim. Şu anda Paris’in orta yerinde olmaktansa İstanbul’daki evimde, bir ayağı kırık mangalımın başında olmayı; isimlerini bilmediğim şarapları içmek yerine, kokusunu ve lezzetini hiç unutmadığım bir kadeh rakı içmek isterdim ya da Boğaz’a inerek köfte-ekmek yemeyi… Ve ardından, cila yerine geçecek bir bardak bira içmeyi... Devamında da eve, her zaman olduğu gibi, sokaklardaki polislerle şakalaşarak gitmeyi isterdim. Farkındaysanız, ‘Ahmet Kaya Özel Linç Programı’ bir ritüel halinde devam ediyor. Beni ülkemden gönderdiğinizi düşünüyor ve sonra da geri dönüp dönmeyeceğimi merak ediyorsunuz. Oysa ben zaten ordayım ve kolay kolay da başka bir yere gitmeye niyetim yok.” Dedi.

Gülten’in sürekli Paris’e gidip gelmesi ve yaşanan olaylarda bir hayli yorgun düşen Ahmet’in umutsuzluğa kapılmıştı. Dönmek istiyordu, vatanını özlüyordu… Yalnızlık ve haksızlık iyice sarmıştı Ahmet’in her yanını.

Ahmet’in yurdu tam belli değildi. Ne tam Paris’e yerleşmişti ne de Türkiye’den tam olarak kopmuştu. Ahmet ile Gülten Paris sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyordu, akşamlarıda haberleri takip ediyordu. Evinde küçük keyiflerle avunmaya çalışıyordu. Çiğ köfte yapmayı deniyor ya kıymayı ya maydanozu beğenmiyordu. Yeni şarkılar yapıyor; ama bilinmez bir içgüdüyle ve kendisi için kurduğu stüdyoda özgürce çalışmamanın tepkisiyle hiçbirini kaydetmiyordu.

28 Ekim’de, doğum gününde, Paris’te bir kez daha bir araya geliyordu Kaya çifti.

Ahmet sıkıntılı, tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin ürettiği ülserinden şikâyetçiydi. Çok sık ağrılar yaşıyordu ve onu böyle görmek Gülten’i kahrediyordu. Paris’teki dostlarıyla, bir Ermeni lokantasında kutluyorlardı doğum gününü… Ve karar veriyordu Gülten:

Kasım ayında, Melis’in bir haftalık okul tatilinde Ahmet’in yanına gittiklerinde onu kendisi doktora götürecek ve gözüyle görerek muayene ettirecekti. Bu kararını oradaki dostlarına iletiyor ve şimdiden randevu alınmasını istiyordu.

Nihayet, 11 Kasım’da Melis’i, Ahmet’in deyimiyle ‘en gerekli ilacı’ yanına alarak bir haftalığına Paris’e gidiyordu. 17 Kasım için randevu alınmıştı bile. İstanbul basınından gelen tüm röportaj taleplerini reddeden Gülten, Kanal 7 için yapılması düşünülen söyleşiyi, o sıralar ana haber bülteni sunucusu olan Ahmet Hakan’la konuşarak kabul ediyor ve onlara 16 Kasım günü için Paris’te randevu veriyordu.(*)

15 Kasım günü, oradaki sevgili dostları Deniz’in tercümanlık refakatiyle doktora gidiliyor, gerekli ön ilaçlar alınarak 17 Kasım’daki hastane randevusuna hazırlanılıyordu.

Son kez ve son derece keyifli bir akşam yaşadılar…

Gülten ve Melis, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evde bir gürültüyle uyandılar. Koridorda boylu boyunca uzanmış duruyordu Ahmet. Çok çabaladılar; ama Ahmet’in yorgun ve kırgın kalbi yeniden çalışmayı reddetti.

Ardında, biri henüz yayımlanmamış 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasında en az bir mısra bırakıp gitti ozan. Kırk üç yaşındaydı kalbi, içindeki hüznü taşıyamayıp durduğu sabah. Ertesi gün onu uğurlamaya Türkiye’den ve Avrupa’nın her yerinden 30.000’in üzerinde seveni geldi Paris’e. Hep bir ağızdan şarkılarını söyleyerek aşkın ve tarihin mezarlığı Peré Lachaise’e teslim ettiler Ahmet’i.

Aynı günün gazeteleri, onun bu yolculuğunu; “Yorgun Demokrat Öldü.” “Kürtçe Kaseti Çıkaramadı.” “Kalpten Öldü.” “Ahmet Kaya Kalbine Yenildi.” “Sürgünde Öldü.”, “Memleketine Küs Gitti.” “Yorgun Demokrat, Kalbine Yenildi.” “Yılmaz Güney’in Yanında Yatacak.” “An Gelir Biter Muhabbet” “Yüreğimizdesin.” gibi başlıklarla verdiler.

Ahmet, Türkiye’de Kürtçe şarkıların serbest(!) bırakıldığını; sonsuzluğa gittiği yıl Diyarbakır Demokrasi Platformunun ona “Barış Ödülü” verdiğini; Gülten’in, onun isteği üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım ve yayın firması kurarak 2001’de çıkardığı “Hoşçakalın Gözüm” adı verilen 18. albümünü ve onda yer alan Kürtçe şarkıya Gülten’in arşiv görüntülerinden montajlayarak yaptığı ve CD’lerini de içine koyarak neredeyse her eve ulaştırdığı video klibini; 2002’de Türkiye’nin çok tanınmış yirmi sanatçısının ona, onun şarkılarını söyleyerek çok ihtiyacı olan o selamı “Dinle Sevgili Ülkem” albümüyle gönderdiklerini; 2003’te daha önce hiç yayımlanmamış on bir şarkısının “Biraz da Sen Ağla” adıyla GAM Müzik tarafından yayımlandığını; hayranlarının öldüğüne inanmamasına saygıyla, albümün kapağında 2003 yılında İstanbul’da bir tramvay durağında oturup yokluğunda yapılan albüme bakarken resmedildiğini; bu şarkıların bazılarına artık sadece arşiv görüntüleriyle video klipler yapıldığını; yüzlerce şarkısı için peş peşe çıkarılan NOTA KİTAPLIĞI SERİSİ’ni; BAŞIM BELADA ismiyle yazılan ve Kürtçe’ye de çevrilen kitabı; kendisi için yazılan şiirleri, bestelenen şarkıları; adına kurulan Web sitesinde 115 bine yakın seveninin buluştuğunu; tomurcuğunun (Melis’inin) ortaokul ve lise diploması aldığını, bunları kutlamak için yıllar öncesinden aldığı değerli viskinin Gülten ve Melis tarafından hâlâ saklandığını; Çiğdem’in bir üniversiteli olduğunu ve daha birçok şeyi göremedi…

Onu yapayalnız bırakan dostlarının şimdi meydanlarda Kürtçe şarkılar söylediğini; halkın, Ahmet Kaya adını bayrak gibi taşıdığını göremedi. Ve en önemlisi, Ahmet kendisini hain ilan eden gazetelerin köşe yazarlarının birer birer ona yapılan haksızlığı yazmaya başladıklarını, onu yalnız bıraktıkları için duydukları pişmanlığı anlattıklarını, hatta onu ölümsüz ilan ettiklerini, Ahmetsiz bir Türkiye’nin çok renksiz kaldığını söylediklerini, onun şarkılarından vazgeçemediklerini, tıpkı onun son bir yılında ısrarla söylediği gibi “bir şarkıyla bir ülkenin bölünmeyeceğini” anladıklarını göremedi… (*)

Onu artık yorganının üzerindeki Mezopotamya Güneşi ısıtacak.
Şarkıları elbette hiç susmayacak.

Bir daha asla, hiç kimsenin kendi kimliğinden vurulmayacağı bir ülke özlemiyle;
Ahmet Kaya’yı hayatın ve tarihin haklı adaletine teslim etmenin huzuruyla...

“Tarifi imkânsız acılar içindeyim Gurbette akşam oldu, yine rüzgâr peşindeyim
Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim
Akşam oldu
Sürgün susuyor…”
Satırlarımı bu şekilde bitirirken sizlere Ahmet Kaya’nın “Bahtiyar” adlı Şarkısının sözleriyle bitiriyorum.
Geçiyor önümden
Sirenler içinde
Ak eller ustunde
Çiçekler içinde
Dudaginda yarım
Birsevdanın hüznü
Aslan gibi gögsü türküler içinde
Rastlardım avluda
Hep volta atarken
Cigara içerken yahut coplanırken
Kimseyle konuşmaz
Dal gibi titrerdi
Çocukça sevdiği çiçeği sularken
Diyarbakırlıymış adı bahtiyar
Suçu saz çalmakmış
Öğrendiğim kadar
Geçiyor önümden gül yüzlü bahtiyar
Yaralıyım yerde kalan sazı kadar
Benide saldılar o kaldı içerde
Çok sonra duydum ki
Yozgatta sürgünde
Ne yapsa ne etse üstüne gitmişler
Mavi gökyüzünü ona dar etmişler
Gazete çıktı üç satır yazıyla
Uzamış sakalı çatlamış sazıyla
Birileri ona ölmedin diyordu
Ölüm ilanında hüzünle gülüyordu...

Not: Ahmet Kaya’nın hayatını araştırırken olabildiğince geniş bir çerçeveden bakmaya çalıştım. Umarım yanlış anlama meyil vermemişimdir. Eğer vermiş olduysam da başta Ahmet Kaya ailesinden ve tüm sevenlerinden özür diliyorum.

Bunun için eğer yanlış olduğunu düşündüğünüz bir yer varsa mgltkn21@hotmail.com mail adresime düzelteme için mail atabilirsiniz.

(*) Ahmet Kaya Resmi sitesi, Uçurtmam Tellere Takıldı Belgeseli, ve Ahmet Kaya Röportajlarından alıntıdırlar.

Güncelleme Tarihi: 18 Kasım 2014, 11:42
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER