Önce Kelam Vardı

"Mülkün sahibine sarılarak yürekten Bismillah" diyerek başlamıştı rahmetli Ömer Lütfi Mete köşesine, ben de aynı hislerle başlıyor ve bu ilk yazımı da kitaplara onlardan gelen sese ayırıyorum.

Önce Kelam Vardı

"Mülkün sahibine sarılarak yürekten Bismillah" diyerek başlamıştı rahmetli Ömer Lütfi Mete köşesine, ben de aynı hislerle başlıyor ve bu ilk yazımı da kitaplara onlardan gelen sese ayırıyorum.

Eşyalarla insan arasında çok derin bağlar vardır. Eşyayla insan arasında ince bir derinlik, ince bir sır var. Yaşadığımız mekânlar için de geçerlidir bu.

Vazgeçemediğimiz ayakkabılarımız vardır mesela. Çıkarıp çıkarıp onları giyeriz. Eskimişlerdir, belki modası bile geçmiştir, yine de atamayız, kıyamayız onlara. Bizimle okul, çarşı, cami yollarını, ders salonlarını, birçok yerleri arşınlamışlardır. Nasıl gözden çıkarılabilirler ki?

Elbiselerimiz vardır. Bayramlar, seyranlar, cenazeler görmüş, dost meclislerinde bulunmuş…

Daha nice yıllar geçse de üstünden sanki bizi hiç bırakmayacakmışlar gibi gelir.

Giydiği eşyayla insan arasında derin bir bağ vardır.

Victor Hugo, paltosu hakkında şöyle der:

"Eski paltom ve ben birlikte ne de rahatız. O benim bütün kıvrımlarımı öğrendi. Hiçbir yerimi acıtmıyor. Vücudumun şekilsizliğiyle, hareketlerimle tam bir uyum içinde. Ben onun varlığını yalnızca beni ısıttığı için hissediyorum. Eski paltolar da eski dostlar gibidir."

Yaşadığımız mekanlarda bizimle beraber yaşarlar. Derdimizi, kederimizi paylaşırlar. Sandalye, masa, minder öyle kezâ… Her bir eşyanın hayatımızda inanılmaz fonksiyonları vardır. Üzerimizde unutulmaz etkiler bırakırlar.

Kitaplar da öyledir aslında. Okunmayı bekleyen kitaplar öylece bir kenarda bekler dururlar. Sadece varlıklarını bilmek, seslerini duymak yetmez. Hayatımızdaki katkılarını görmek, vazgeçilmez rollerini hatırlamak, görevlerinin inceliğini kavramakla olur bazı şeyler. Yoksa eşya diye orada burada duruyor işte. Sadece odamızın süs aracı değildir onlar. Bilelim ya da bilmeyelim, her birinin hayatımıza canlı ve dokunur katkıları vardır eşyaların.

Bazen aynı odada hani vardır ya duvarda asılı olan o küçük saatimiz işte onun tik-taklarını bile duymaz oluruz. Bazen de ruhumuz öyle bir hassaslaşır ki, o tik-taklardan hayatın tik-taklarını, yürüyüşlerini, ritimlerini görürüz. Ömrümüzden kayan, giden anların belki de seslerini duyarız.

Pencereler de öyledir. Elimiz gider, şöyle bir dokunur, açarız. Ama sanki açılan pencere değildir, bizzat içimizdir. O temiz hava tam da açtığımız yerden yüzümüzü okşar, yanağımızı öper. Tatlı bir neşeyle pencereden kâinatı seyrederiz. İşte o zaman pencere sadece bir cam parçası olmaktan çıkar. Küçük bir kâinattır. Ha başımızdaki göz, ha odamızdaki bir pencere…

Kitaplar maalesef en çok ihmale uğrayan eşyalar arasında birinci sırada yer alıyor. Okuyamıyoruz, ihmâl ediyoruz ve sonra da sıkıntıya düşüyoruz. Odamızda kullanmamızı bekleyen eşyanın tesbihleri, ödevleri, vazifeleri vardır. Ağlayan çocuğun başı okşanır, derdi dinlenir, istediği verilir. Ya da verilmeyecek bir şeyse, durum izah edilir; ancak öyle susturulur.

Kalbimiz de öyledir. Nazlı bir bebek gibidir ebed istiyor. Ebede giden yol ise okumaktan, anlamaktan, yaşamaktan geçiyor. Nasıl ki altının kıymetini sarraf bilir aynen öyle de kitabın halinden okuyan anlar. Gelecek nesillerin ihtiyacını karşılayacak bir kitabın kıymetini de ancak onu yazan bilir.

Evet, yaşadığımız her an, bizden kendi hakkını ister. Sevgiden susamış gönüllere Yusuf’un güzelliği can gıdası olduğu gibi, bilgiye susamış ruhlara da okumak hayat suyudur. Okuyamama kıtlığından bunalanlara; sayfaların, satırların zenginliği, cömert bir sofradır.

Okuduğumuz ya da dokunduğumuz her şey, hayatımıza girip bizden birer parça oluyor. Onlar da bizimle beraber yaşamaya devam ediyor. Hem de ruhumuzda. İnsan öyle geniş bir okyanustur ki, kâinattaki her şey ona akar, onda karar kılar. Mıknatıs gibi çeker insan her şeyi kendine. Çekilenlerin güzellikler, iyilikler olması için de kitapların yol göstericiliğine ihtiyacımız var.

Zaten kainat kitabı da ilk emrinde ‘oku’ diye başlamaz mı?..

 

Not: Bu vesileyle bana yazma imkanı tanıyan Ömer Aykaç Bey’e teşekkürlerimi sunarım. Kalemin gücü yettiğince, kitapların sesine kulak verdikçe ve  zamanın ruhunu yakaladıkça; duyduklarımızı ,gördüklerimizi, bildiklerimizi anlatabilmek ümidiyle…Selamların en güzeli sizlerle olsun.

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2016, 13:37
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER