İnsan bazen şunu düşünüyor; bu hayattan hiçbir beklentisi olmayan insanlar neden daha mutlu? Sanki daha az sorgulayan, daha az düşünen, daha az derinleşen insanlar hayata daha kolay tutunuyor. Ve bu düşünce, insanın içini biraz acıtıyor.
Çünkü bilen insan, görür. Gören insan, fark eder. Fark eden insan ise artık eskisi gibi yaşayamaz. Belki de mesele “çok bilmek” değildir. Mesele, bildiklerini kalbinde taşıyabilmektir.
Beklentisiz insanlar daha mı mutlu, yoksa daha mı az yaralı? Hayattan bir şey beklememek, aslında bir noktadan sonra hayal kurmaktan vazgeçmek gibi. Ve insan hayal kurmayı bıraktığında, gerçekten mutlu mu olur, yoksa sadece daha az hayal kırıklığımı yaşar.
Çok bilen insanlar genelde daha fazla düşünür. Bir sözün altını, bir bakışın anlamını, bir sessizliğin yükünü çözerler. Ve bu çözmek, çoğu zaman huzur değil, ağırlık getirir.
Ama burada gözden kaçan bir şey var: bilmek mutsuzluk değildir. Bilmek, sadece insanı daha gerçek bir dünyaya yaklaştırır.
Belki de mutlu görünen insanlar, hayatı daha yüzeyden yaşayanlardır. Derine inmeyenler, daha az boğulur. Ama aynı zamanda derinin sunduğu gerçek güzellikleri de kaçırırlar.
Mutluluk bilmemekte saklı değil, bildiğin halde hafif kalabilmekte. Belki de gerçek mutluluk; hem farkında olup hem de kendini kaybetmemekte, hem bilip hem de yük etmeyi öğrenmemektedir. Çünkü insan bildikleriyle değil, onları nasıl taşıdığıyla yorulur.