Kaygı artık lise sıralarında başlamıyor. Üniversite sınavına birkaç yıl kala da değil. Kamu sınavlarının, kariyer planlarının, “iyi bir gelecek” telaşının gölgesi çok daha erken düşüyor çocukların üzerine. Daha birinci sınıfta.
Ben bir 1. sınıf öğretmeniyim. Ve buna her gün şahit oluyorum.
Altı yaşında bir çocuk kalemi titreyerek yazı yazıyorsa bunun sebebi yalnızca harfi bilmemesi değildir. Yanlış yapmaktan korktuğu içindir. “Yanlış yaparsam babam kızar.” diyen bir çocuğun cümlesi, sadece bir aile içi uyarı değil; erken yaşta yüklenen bir performans kaygısının ifadesidir. Daha okumayı yeni öğrenen bir çocuk, hata yapmanın doğal olduğunu bilmeden büyüyor.
Oysa çocuk dediğin düşe kalka öğrenir. Harfi ters yazar, siler, tekrar dener. Koşarken düşer, dizini kanatır, yine ayağa kalkar. Ama biz artık düşmesine bile izin vermiyoruz. Sürekli müdahale ediyoruz. Sürekli yön veriyoruz. Sürekli kontrol ediyoruz. Aşırı korumacı bir sevgiyle etrafına duvar örüyoruz. O duvarların adı güvenlik, başarı, gelecek… Ama o duvarların içinde çocuk deneyimleyemiyor, risk alamıyor, özgürce keşfedemiyor.
Parklar azaldı. Sokaklar sessizleşti. Oyun alanları daraldı. Çocuk toprağa basmadan, ağaca tırmanmadan, mahallede saklambaç oynamadan büyüyor. Onun yerine ekran var. Tablet var. Dijital oyunlar var. Dizleri yara olmayan ama ruhu yorulan bir nesil yetişiyor.
Bir de beklentilerimiz var.
Her anne baba çocuğunun iyi bir geleceğe sahip olmasını ister, buna kim itiraz edebilir? Ama “iyi gelecek” ne zaman sadece sınav puanına indirgendı? Ne zaman mutluluğun ölçüsü net sayısı oldu? Daha birinci sınıfta özel ders konuşuluyor, deneme sınavı soruluyor. “Geri kalmasın öğretmenim.” deniyor. Oysa daha kalemi doğru tutmayı öğreniyor o çocuk.
Acı ama gerçek şu ki, biz öğretmenler de bazen bu yükün bir parçası oluyoruz.
Sistem bizi sürekli ölçmeye, değerlendirmeye, raporlamaya itiyor. Sınav yetiştirme telaşı, kazanım tamamlama baskısı, programı bitirme kaygısı… Bazen farkında olmadan sesimizi yükseltiyoruz. “Daha dikkatli olun.” “Artık bunu öğrenmiş olmanız lazım.” “Hadi hızlanıyoruz.”
Sonra bir an durup kendime soruyorum: Karşımda kaç yaşında çocuklar var?
Altı.
Hayatında ilk kez bir sınıfa giren, ilk kez kalabalık bir düzenin parçası olan, annesinden ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalan çocuklar… Ve biz onlardan performans bekliyoruz. Çünkü biz de bekleniyoruz. Çünkü biz de ölçülüyoruz.
Ama hiçbir istatistik tablosunda bir çocuğun gözündeki ışıltı yer almıyor. Hiçbir başarı grafiği, bir çocuğun özgüvenini göstermiyor. Hiçbir sınav sonucu, bir çocuğun mutlu olup olmadığını söylemiyor.
Kaygı öğrenmeyi hızlandırmaz. Kaygı öğrenmenin önüne görünmez duvarlar örer.
Gelecek korkusunu biz büyütüyoruz. “İyi bir okul kazanamazsan…” diye başlayan cümleler, altı yaşındaki bir çocuğun dünyasında dev bir gölgeye dönüşüyor. Kıyasla büyüyen çocuk, özgüvenle büyüyemez. Sürekli “daha iyisi” gösterilen çocuk, kendini yeterli hissedemez.
Belki de en büyük hatamız şu: Çocuğu geleceğe hazırlayacağız derken bugünden çalıyoruz.
Birinci sınıfta harf öğretirken aslında hayata bakışı da öğretiyoruz. Eğer çocuk okula korkuyla geliyorsa, öğrenme sevgiyle değil stresle eşleşir. Eğer okul baskının adresi olursa, bilgi bir yük haline gelir.
Bazen içimden geçiyor: Defterleri kapatalım. Testleri bir kenara bırakalım. Biraz oyun oynayalım. Biraz gülelim. Biraz çocuk olalım. Çünkü bir çocuğun en büyük ihtiyacı mükemmel olmak değil, kabul görmektir.
Bir çocuğun omzuna ne kadar dünya sığar bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: O omuzlar önce oyun çantası taşımayı hak ediyor. Gelecek planlarını değil.
Belki de yetişkinler olarak biraz yavaşlamalıyız. Biraz beklentilerimizi hafifletmeliyiz. Biraz daha sabırlı olmalıyız. Çünkü çocukluk bir kez yaşanır. Ve biz o dönemi kaygıyla doldurursak, ileride özgüveni eksik, yorgun, hep yetişmeye çalışan yetişkinler yetiştiririz.
Çocukları geleceğe hazırlayalım elbette.
Ama önce onlara çocukluk verelim.