Bir insan olarak içim acıyor; elim titriyor, boğazım düğümleniyor. Her saat, her dakika, her saniye zihnimdeki misafirler eksik olmuyor. Sürekli onlarla tartışıyor, olan biteni bu evrende bir yere oturtmaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Bir türlü kendimi kendimden uzak tutamıyorum. Elimi neye atsam, karşıma bir ekran çıkıyor. Ekranı kaydırdıkça haber değil, utanç görüyorum. Bir videoya denk geliyorum; kapatıyorum ama görüntü kapanmıyor. Gözlerimden gitmiyor. Doymuyorlar. Verdikçe alan, aldıkça daha fazlasını isteyen bu kan emiciler bitmiyor. Aynı coğrafya üzerinde çıkarları, istekleri tükenmiyor. Gazze’yi, Suriye’yi, Irak’ı yerle bir ettiler; doymadılar. Şimdi geriye bıraktıkları bir tutam kemiği, bize izlete izlete ağlatıyorlar. Çünkü orada izlediğim şey bir sahne değil, bir kurgu değil, bir dizi hiç değil. Orada izlediğim şey; Rojava’da, Kobani’de, dünyanın kenarına itilmiş topraklarda yaşayan çocukların, kadınların, Yezidilerin, Kürtlerin, Müslümanların gerçeği.
Bu coğrafyada acı, istisna değil; gündelik hayat. Çocuklar var… Karda, kışta, çıplak ayakla yürüyen çocuklar. Evlerinden, yurtlarından koparılmış; ne suç işlediler ne taraf seçtiler. Sadece yanlış yerde, yanlış zamanda doğdular. Bir çocuğun ayağında ayakkabı yokken, dünyanın büyük şehirlerinde vitrinler ışıl ışıl. Bu çelişki artık vicdanı olan herkesin yüzüne tokat gibi çarpıyor.
Kadınlar var… İnsan dışı muamelelere maruz kalan, aşağılanan, bedenleri üzerinden mesaj verilen kadınlar. Savaşın en ağır yükünü yine onlar taşıyor. Bir yandan hayatta kalmaya çalışıyorlar, bir yandan çocuklarını korumaya. Ama dünyanın “güçlüleri” için bu hikâyeler sadece kısa videolar, birkaç saniyelik görüntülerden ibaret.
Son günlerde sosyal medyada dolaşıma giren, dört küçük kardeşe yapılan işkence görüntüleri ise artık kelimeleri yetersiz bırakıyor. O görüntüler tüm dünyanın gözünün önüne serildi. Peki sonra ne oldu? Hiçbir şey. Dünya yine izledi. Tıpkı bir dizi, bir film izler gibi… Beğendi, paylaştı, yorum yaptı ve bir sonraki videoya geçti. İşte asıl suç burada başlıyor. Çünkü bu sadece bir vahşet değil; seyirci kalınan bir insanlık suçudur.
Küresel güçler için insan hayatı, çıkar kadar değerli. İhtiyaç neyi gerektiriyorsa, durulan taraf orası. Kimlik, yaş, inanç; hiçbirinin önemi yok. Çocuk da olsan fark etmiyor, kadın da olsan… Zülüm arşa çıkıyor, ama diplomatik cümleler yere inmiyor. Kınamalar havada kalıyor, vicdanlar suskun.
Rojava’da, Kobani’de yaşananlar “uzak bir coğrafyanın sorunu” değil. Bu, hepimizin aynaya bakınca yüzleşmesi gereken bir utanç. Çünkü suskunluk da bir tercihtir. Ve bazen susmak, zulmün ortağı olmaktır.
Ben bir insan olarak artık buna alışmak istemiyorum. Çünkü alışmak, normalleştirmek demektir. Bir çocuğun acısına alışmak, insanlıktan vazgeçmektir. Kadınların çığlıklarına alışmak ise körleşmektir. Biz körleştikçe zulüm daha da cesaret bulur. Oysa İslam, körleşmeyi değil, şahitliği emreder; susmayı değil, adaleti ayakta tutmayı ister.
Dinimizde şiddetin, zulmün ve masumlara kıymanın hiçbir gerekçesi yoktur. Kur’an açıkça şunu söyler: “Kim bir canı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanın dışında öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide, 5/32). Bu ayet, bir tek masumun canını tüm insanlıkla eş tutacak kadar ağır bir sorumluluk yükler.
İslam, bozgunculuğu değil barışı esas alır. “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zulmü yasaklar.” (Nahl, 16/90). Din adına yapılan her zulüm, dinin kendisine atılmış bir iftiradır. Çünkü İslam’da amaç yıkmak değil yaşatmak, korkutmak değil güven vermektir.
Peygamber Efendimiz (sav) merhameti imanın merkezine koyar ve şöyle buyurur: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Müslim). Bir başka hadisinde ise, “Zarar vermek de yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur” diyerek (İbn Mâce) her türlü şiddetin kapısını kapatır.
Bu yüzden çocukların kanı, kadınların çığlığı, mazlumların gözyaşı hiçbir inancın, hiçbir davanın, hiçbir ideolojinin meşru bedeli olamaz. İslam, masumun yanında durmayı emreder; zalime benzeyenleri değil. Alışmak bize yakışmaz. Çünkü alışmak, sessizce zalimin safına geçmektir.
Belki elimden dünyayı değiştirmek gelmez. Ama en azından şunu söyleyebilirim: Bu olanlar kader değil. Bu olanlar tesadüf hiç değil. Bu bir insanlık suçudur. Ve tarih, bugün susanları da yazacaktır.