TDK’nın 2025 yılının kelimesi olarak seçtiği “Dijital Vicdan”, bana göre sadece yeni bir kavram değil; uzun süredir görmezden geldiğimiz bir yüzleşmenin adıdır. Çünkü artık vicdanımız da ekranlardan geçiyor. Son iki gündür Halep’te çocukların yaşadıkları gözümüzün önünde. Yıkılmış evler, açlık, korku ve çaresizlik… Hepsi birkaç saniyelik videolarla telefonlarımıza düşüyor. İzliyoruz, içimiz burkuluyor, belki bir paylaşım yapıyoruz. Sonra ders zili çalıyor, günlük hayat devam ediyor. İşte tam burada “dijital vicdan” kavramı anlam kazanıyor.
Bana göre dijital vicdan; ekranda gördüğümüz acıyla ne yaptığımızın adıdır. Sadece görüp üzülmek değil, o görüntünün bizde neyi değiştirdiğidir. Halep’teki bir çocuğun gözleriyle bizim sınıflarımız arasındaki mesafe artık binlerce kilometre değil; bir internet bağlantısı kadar. Ama vicdan mesafesi hâlâ çok uzun.
Eğitim tam da bu noktada sorgulanmak zorunda. Biz çocuklara bilgi veriyoruz, beceri kazandırıyoruz, teknoloji kullanmayı öğretiyoruz. Peki vicdanı dijital dünyaya nasıl taşıyacaklarını öğretebiliyor muyuz? Bana göre asıl eksiklik burada. Çünkü çocuklar artık sadece sınıfta değil, sosyal medyada da büyüyor. Orada gördükleri, maruz kaldıkları ve normalleştirdikleri her şey karakterlerini şekillendiriyor.
Halep’te bombalar altında kalan çocukları izleyen bir öğrencinin aklından ne geçiyor? “Bu beni ilgilendirmiyor” mu, yoksa “Ben ne yapabilirim” mi? Eğer eğitim, bu soruyu sorduramıyorsa, eksiktir. Bence eğitim; çocuğu sadece sınavlara değil, dünyanın gerçeklerine de hazırlamak zorundadır.
Toplumsal olarak ise başka bir sorunla karşı karşıyayız: Duyarsızlık kültürü. Acı hızla tüketiliyor. Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Halep’te bir çocuk ağlarken, hemen ardından bir eğlence videosu izlenebiliyor. Bu geçişlerin bu kadar kolay olması bana göre insan ruhu için ciddi bir tehlike. Çünkü vicdan, hızla akan bir akışta tutunamıyor.
Dijital vicdan aynı zamanda neyi paylaşmadığımızla da ilgilidir. Yanlış bilgiye sessiz kalmak, linç kültürüne katılmak, acıyı reyting malzemesine dönüştürmek… Bunların hepsi vicdanın dijitalde nasıl eridiğini gösteriyor. Bence “herkes yapıyor” demek, en büyük kaçıştır.
Eğitimciler olarak burada büyük bir sorumluluğumuz var. Çocuklara sadece “iyi insan olun” demek yetmiyor. Onlara dijital ortamda iyi insan nasıl olunur, bunu göstermek gerekiyor. Halep’teki bir çocuğun fotoğrafını paylaşırken saygıyı, empatiyi ve sorumluluğu nasıl koruyacağımızı konuşmak zorundayız. Çünkü çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı örnek alıyor.
Bana göre dijital vicdan; bazen paylaşmak değil, bazen durmak demektir. Her gördüğünü yaymamak, her çağrıya kapılmamak, ama gerçekten ihtiyaç olduğunda da sesini yükseltebilmektir. Vicdan; kalabalığın içinde kaybolmamak, doğru bildiğinin arkasında durabilmektir.
Son iki gündür Halep’te çocuklar üşüyor, aç ve korku içinde. Biz ise sıcak sınıflarda, güvenli evlerdeyiz. İşte dijital vicdan tam burada başlıyor: Bu gerçeği sadece bilmekte değil, bu bilgiyle nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir eğitim anlayışı kurduğumuzda.
Öğretmenler olarak yapabileceklerimiz var. Dersin bir yerinde durup “Bu görüntü bize ne söylüyor?” diye sormak var. Çocuklara hazır cevaplar vermek değil, doğru sorular sordurmak var. Bir haberi birlikte okumak, bir görüntüyü birlikte tartışmak, empatiyi sessizce inşa etmek var. Dijital ortamda gördükleri her bilginin doğru olmadığını, her acının paylaşılmak zorunda olmadığını, ama hiçbir acının da görmezden gelinemeyeceğini öğretmek var.
Bence öğretmenlik artık sadece müfredat yetiştirmek değildir. Öğretmenlik; dijital çağda vicdanı ayakta tutma mücadelesidir. Çocuklara iyi bir gelecek bırakmak istiyorsak, önce onların vicdanını beslemek zorundayız. Çünkü bilgi unutulur, teknoloji eskir; ama vicdan, doğru verildiyse, bir ömür yol gösterir.