Dürüstlüğün bedeli

Abone Ol

Gerçek eleştiri, yıkmak için değil; büyütmek için yapılır. Ne var ki biz çoğu zaman eleştiriyi bir saldırı, bir küçültme aracı olarak görürüz. Oysa insanın yalnızca güzel sözlere değil, geliştirici geri bildirimlere de ihtiyacı vardır. Cesaret, işte tam burada başlar: kendini övgüyle değil, eleştiriyle tanımaya razı olmak.

Fransız düşünür Suarez, Doğu toplumları hakkında şöyle der: “Doğuda eleştiri yoktur; kaside (övgü) veya hiciv (alay) vardır. Eleştirmen ya över ya söver; ya gökyüzüne çıkarır yahut yerin dibine batırır. Meseleleri akılla değil, tutkuyla karşılar.”

Bu tespit, bizim kültürümüzde eleştirinin çoğu zaman uçlarda yaşandığını gösterir. Oysa sözlükteki tanım çok yalındır: “Bir insanı, bir konuyu, bir yapıtı, doğru ve yanlış yönlerini bulup göstermek amacıyla inceleme işi.” Biz bu tanımı ne kadar hayata geçirebiliyoruz?

Montaigne, dostlukta açık sözlülüğü savunur: “Dostlarım bana ‘Sen budalasın, saçmalıyorsun’ desinler. Dostların düşünceleri neyse, sözleri de o olmalı.” Bu söz, eleştirinin aslında bir cesaret ve samimiyet göstergesi olduğunu hatırlatır. Gerçek dost, seni övgüyle avutmaz; eksiklerini yüzüne söyler.

Ne var ki biz, yapıcı eleştiriden çok yıkıcı eleştiriyi öğrenmişiz. Oysa yapıcı eleştiri, bir “tost yöntemi” gibi olabilir: önce olumlu bir mesaj, ardından düzeltici bir eleştiri ve sonra yine olumlu bir kapanış. Bu yöntem, özellikle çocuklara küçük yaşta öğretilirse, eleştirinin bir saldırı değil, bir gelişim fırsatı olduğu anlaşılır.

Jack London’un şu sözü yazının özünü özetler: “Beni sevdiğin için kendimle gururlanıyorum ve bu yüzden, beni çok iyi tanımanı, eleştirmeni istiyorum. Senin gözünde değersiz olan yanlarımı düzeltmek istiyorum.”

Gerçek dost, seni güzelliklere değil; eksiklerine bakmaya çağırandır. Çünkü ancak eksiklerini gören, seni gerçekten büyütmek ister.