Ramazan ayındayız. Sofralarımız biraz daha bereketli, akşam ezanını beklerken kalbimiz biraz daha yumuşak. Ama kendimize sormamız gereken bir soru var: Bu ay gerçekten bizi değiştiriyor mu, yoksa sadece yemek saatlerimizi mi?
Belki de en çok görmezden geldiklerimizle sınanıyoruz bu ay.
Sokağın köşesinde ağır adımlarla yürüyen bir amcayı… Market poşetini taşımakta zorlanan bir teyzeyi… Bayramda kapısı hiç çalınmayacak olan yaşlıları… Onlar hayatın kenarına itilmiş gibi görünürler; oysa bir zamanlar bu ülkenin yükünü omuzlarında taşıyanlardır. Şimdi biz hızlıyız, meşgulüz, yetişmemiz gereken işlerimiz var. Ama onların beklemekten başka pek bir şeyi yok.
Ramazan, işte tam burada başlıyor.
Yalnızca aç kalmak değildir oruç. Sadece susamak, iftarı beklemek, sahura kalkmak değildir. Ali Şeriati’nin dediği gibi: “Ramazan bizim için sadece yemek saatlerinin değişmesi olmamalı.” Eğer bu ay, kalbimizin yönünü değiştirmiyorsa; soframız genişlerken merhametimiz daralıyorsa, bir yerlerde eksik yapıyoruz demektir.
Çünkü orucu bozan sadece bir lokma değildir. Kul hakkı yemek, haksızlık yapmak, bir başkasının emeğini çalmak, senden olmayana zulmetmek ve bunları yapana destek olmak da orucu bozar. Aç bir mideyle ama kirli bir kalple geçirilen gün, bizi Allah’a yaklaştırmaz. Asıl mesele, midemizi değil nefsimizi terbiye edebilmektir.
Belki de en çok çocuklarımız için düşünmeliyiz bunu.
Onlara orucu nasıl anlatıyoruz? “Gizlice su içme” diyerek mi? Yoksa “Bak evladım, bugün aç kaldık ki açın halini anlayalım” diyerek mi? Eğer çocuklarımız bu ayda yaşlı bir komşunun kapısını çalmayı öğreniyorsa, bir yetimin başını okşamayı, bir hayvana su vermeyi, bir kimsesizin elini tutmayı öğreniyorsa işte o zaman Ramazan ruhumuza işlemiş demektir.
Ahlak, nasihatle değil örneklikle öğretilir. Çocuk bizi izler. Biz trafikte sabırsızsak, biz başkasının hakkını küçücük de olsa çiğniyorsak, biz “benden değil”, ‘’ oruç tutmuyor’’ diyerek insanları ayırıyorsak; onlara vereceğimiz vaazların bir hükmü kalmaz. Ama biz soframızdaki bir tabağı eksiltip bir ihtiyaç sahibine götürüyorsak, yaşlı bir akrabamızı arayıp halini soruyorsak, bir yetimin gözündeki hüznü fark ediyorsak; işte o zaman sessizce büyük bir ders veriyoruz.
Ramazan, merhamet eğitimidir.
‘’Bu ülkenin değerleri, sadece kitaplarda yazan kavramlar değildir. Vefa, saygı, paylaşma, adalet… Bunlar bizim mayamızdır. Yaşlıya hürmet, yetime şefkat, komşuya ikram; bizi biz yapan hasletlerdir. Eğer bu değerleri kaybedersek, en modern binaların içinde bile yoksul kalırız.’’
Ve belki de en büyük tehlike, alışmaktır.
Yaşlıların yalnızlığına alışmak… Sokakta üşüyen birine alışmak… Yetimlerin sessizliğine alışmak… Görmezden geldiklerimize alıştıkça, kalbimiz nasır tutar. Ramazan işte o nasırı sökmek için gelir. Bize yeniden hissettirmek için gelir. Bize “dur” demek için gelir.
Ama asıl imtihan, bayramdan sonra başlar.
Eğer yaşlıyı sadece bu ay hatırlarsak, yardımı sadece bu ay yaparsak, merhameti sadece bu ay kuşanırsak; Ramazan’ı misafir edip ruhunu uğurlamış oluruz. Oysa Ramazan bir başlangıç olmalı. Çocuklarımıza iyi insan olmayı, adil olmayı, hayvanları sevmeyi, ülkesine ve değerlerine sahip çıkmayı öğretmenin ilk adımı olmalı.
Belki de bu yıl kendimize küçük bir söz vermeliyiz: Bir yaşlının elini tutacağız. Bir yetimin duasını alacağız. Bir çocuğa iyiliği yaşayarak göstereceğiz. Ve bunu takvim yaprakları değişse de bırakmayacağız.
Çünkü Ramazan, sadece aç kalmak değildir.
Ramazan, görmezden geldiklerimizi görmeye başlamaktır.
Ve belki de insan olmanın en sahici adımı, tam da burada atılır.