İnsanoğlu ne zaman sadece kazancını hesaplamaya başladı?
Ne zaman “Doğru olan nedir?” sorusunun yerini “Bana ne kazandırır?” sorusu aldı?
Belki de asıl meselemiz tam burada başlıyor.
Bugün hayatın birçok alanında erdemi ve ahlakı geride bırakıp yalnızca rasyonel akılla hareket ettiğimizi görüyoruz. Rasyonel olmak elbette kötü bir şey değil. Akıl, hesap yapmak, geleceği öngörmek, doğru karar vermek insanın en önemli özelliklerinden. Fakat akıl, ahlakın önünden geçtiğinde ortaya bambaşka bir insan çıkıyor.
O insanın tek bir ölçüsü var:
İşime yarıyor mu?
Yarıyorsa iyi, yaramıyorsa kötü.
Kazandırıyorsa doğru, kaybettiriyorsa yanlış.
Üstelik bu durum yalnızca sıradan insanların davranışlarıyla açıklanabilecek kadar basit de değil. Bazen karşımıza son derece zeki, eğitimli ve yetenekli insanların yaptığı işler çıkıyor. Bilgisayar mühendisliği eğitimi almış bir insan, bilgisini insanlara zarar vermek için kullanabiliyor. Bir kimyager, sahip olduğu bilimsel birikimi sentetik uyuşturucu üretmek için kullanabiliyor. Çok iyi hukuk eğitimi almış biri bunu kendinden olmayanlara karşı zulüm için kullanabiliyor.
Burada eksik olan şey bilgi değil.
Akıl değil.
Hatta çoğu zaman fazlasıyla akıl var.
Eksik olan, aklın yönünü belirleyecek erdem ve ahlak.
Çünkü bilgi insana nasıl yapılacağını öğretir; ahlak ise yapılıp yapılmaması gerektiğini söyler.
Belki de modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, zekâ ile erdemi aynı şey sanmamızdır. Oysa zeki olmak, iyi insan olmak anlamına gelmez. Çok iyi hesap yapan bir insan, o hesabı kötülük için de kullanabilir. Çok iyi eğitim almış bir insan, sahip olduğu bilgiyi toplumun yararına olduğu kadar toplumun zararına da kullanabilir.
İşte tam bu noktada “Homo Economicus” karşımıza çıkıyor.
Kendi çıkarını en iyi şekilde maksimize etmeye çalışan insan...
Her şeyi bir kazanç-kayıp hesabına dönüştüren insan...
Ahlakı, adaleti ve vicdanı bile gerektiğinde çıkar hesabının içine koyan insan.
Bana göre asıl tehlike de burada.
Çünkü bir toplum yalnızca zeki insanlarla ayakta kalmaz. O toplumu ayakta tutan şey, erdemli insanların varlığıdır.
Adaletin olmadığı yerde zekâ, güçlü olanın hizmetine girebilir.
Liyakatin olmadığı yerde bilgi değil, bağlantı öne çıkabilir.
Ahlakın geri çekildiği yerde ise insan, sahip olduğu yeteneği ne için kullanacağını yalnızca kendi çıkarına göre belirleyebilir.
Buna karşılık bazı Uzak Doğu toplumlarında, özellikle Japonya'da, toplumsal sorumluluk, disiplin, görev bilinci, saygı ve ortak yarar gibi değerlerin bireysel çıkarın önünde tutulmasına daha fazla önem verildiğini görüyoruz. Elbette hiçbir toplum kusursuz değil. Fakat burada dikkat çekici olan, başarının yalnızca “ne kadar kazandın?” sorusuyla ölçülmemesi.
Bazen “Ne kadar kazandın?” kadar önemli bir soru daha vardır:
“Kazanırken ne kaybettin?”
İşte bunu sormayı bıraktığımız gün, belki de insanlığımızdan bir parça eksiliyor.
Çünkü hayat sadece bir matematik problemi değildir. Her şeyi hesaplayabiliriz ama vicdanı hesap makinesine sığdıramayız.
Bir insan çok başarılı olabilir, çok para kazanabilir, çok zeki olabilir, çok iyi bir makamda bulunabilir.
Ama bütün bunların yanında iyi bir insan olmayı başaramıyorsa ve güçlü olana hizmet için kullanıyorsa geriye ne kalır?
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey tam olarak budur:
Akıl bize yolu gösterebilir; ama o yolda nasıl yürüyeceğimizi erdem belirler.
Ve galiba insanı gerçekten insan yapan da ne kadar kazandığı değil, kazanmak uğruna nelerden vazgeçmediğidir.