Son dönemlerde gözlemlerim, okuduklarım ve üzerinde en çok düşündüğüm meselelerden biri toplumsal düzen oldu. Her gün karşılaştığımız küçük olaylar, gazetelerde okuduğumuz haberler, sınıfta öğrencilerimle yaşadığım anlar, binadaki komşularımla bir yıldır neredeyse tek kelime konuşamamam, tarlada ot biçen insanların hali ve sokakta gördüklerim beni aynı sorunun etrafında düşünmeye sevk ediyor. Acaba biz farkına varmadan nasıl bir dünyaya doğru ilerliyoruz?
Elbette savaşlar insanlığın en büyük acılarından biridir. Bombaların yıktığı şehirler yeniden inşa edilebilir belki ama kaybedilen hayatların, çocukların ve umutların telafisi yoktur. Ancak ben, önümüzdeki yıllarda insanlığı bekleyen en büyük mücadelenin yalnızca silahlarla yapılan savaşlar olmayacağını düşünüyorum. Asıl mücadele, bozulan toplumsal düzeni yeniden kurabilme mücadelesi olacaktır.
Yıllar önce köylerden şehirlere göç etmeye başladık. Daha iyi imkânlar aradık, daha konforlu bir yaşamın peşinden gittik. Fakat bu yolculukta sadece adreslerimiz değişmedi; hayatı yaşama biçimimiz de değişti.
Bir zamanlar toprağın bize karşılıksız sunduğu nimetleri bugün yüksek bedeller ödeyerek satın alıyoruz. Kendi bahçemizde yetişen sebzeler, dalından kopardığımız meyveler, doğal süt ve yumurta bugün "organik ürün" etiketiyle raflarda yer alıyor. Eskiden komşularla aynı sofrada paylaştığımız kahvaltılar ise bugün "serpme kahvaltı" adıyla lüks bir hizmet olarak sunuluyor. Dün sıradan olan birçok güzellik, bugün ulaşılması güç bir ayrıcalığa dönüşmüş durumda.
Beni en çok düşündüren ise bu değişimin çocuklarımız üzerindeki etkisi oluyor. Bir öğretmen olarak her gün çocuklarla birlikteyim. Onların gözlerindeki heyecanı da görüyorum, dikkatlerini dağıtan unsurları da... Artık birçok çocuk için evdeki ekranlar, dijital oyunlar ve sürekli yenilenen tüketim ürünleri okuldan daha cazip hâle geliyor. Öğrenmek emek, sabır ve zaman isterken; içinde yaşadığımız düzen her şeyi hızlı tüketmeyi teşvik ediyor. Bunun doğal sonucu olarak bazı çocuklar okula bir merakla değil, yalnızca gitmeleri gerektiği için geliyor. Bu tablo elbette tek bir nedene bağlanamaz; ancak kurduğumuz yaşam biçiminin bunda payı olduğunu da inkâr edemeyiz.
Bir başka kaybımız ise güven duygusu. Çocukluğumun köyünü düşündüğümde ilk aklıma gelen şeylerden biri açık kapılardır. Evlerin kapıları günlerce kilitlenmezdi. Kimsenin aklına bir başkasının malına el uzatmak gelmezdi. Üstelik komşular sadece birbirini tanımaz, birbirinin evine de göz kulak olurdu. Ev sahibi dönene kadar adeta bekçilik yapardı. Bugün ise güvenlik kameraları, çelik kapılar ve site duvarlarıyla kendimizi korumaya çalışıyoruz. Çocuklarımızı sokakta eskisi kadar rahat oynatamıyor, hatta bazı parklarda bile tedirginlik hissediyoruz. Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlar hâline geldik.
Bütün bunları söylerken geçmişi kusursuz, bugünü ise bütünüyle yanlış ilan etmek istemiyorum. Şehirlerin de bize kazandırdığı çok önemli imkânlar var. Sağlık hizmetlerinden eğitime, ulaşımdan teknolojiye kadar hayatımızı kolaylaştıran birçok gelişmenin kıymetini biliyorum. Fakat kolaylaşan hayatın, insanı insandan uzaklaştırmasına da sessiz kalmamalıyız.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca ekonomik göstergelerle ayakta kalmaz. Asıl güç; güven duygusunda, komşuluk ilişkilerinde, üretme kültüründe, çocukların eğitim anlayışında ve ortak değerlerde saklıdır.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Daha konforlu bir hayat kurarken, daha yaşanabilir bir toplum kurabildik mi?
Ben bu sorunun cevabını aramaya devam edeceğim. Çünkü inanıyorum ki geleceğin en büyük savaşı, tanklarla, uçaklarla ya da füzelerle değil; güveni yeniden inşa edebilen, komşuluğu yaşatabilen, çocuklarına değer aktarabilen ve toplumsal düzenini koruyabilen toplumların vereceği mücadele olacaktır.