Dört aydır hayata kurtlarla koşuyorum. Hayır, ormanlarda dolaşmıyorum. Geceleri aya ulumuyorum. Ama her geçen gün, içimde yıllarca susturulmuş bir kadının sesini daha net duyuyorum.
Önceden asi görürdüm kendimi. Çünkü çok sorgulardım, kolay boyun eğmezdim, yanlış gördüğüm şeylere sessiz kalamazdım. Oysa bugün anlıyorum ki asi olmak başka, özüne sadık olmak bambaşkaymış. Benim asi sandığım yanlarım, bastırılmaya çalışılan sezgilerim, özgürlüğüm, adalet duygum ve yaşamı bütün gücüyle hissetme arzumdan ibaretmiş.
Meğer insanın en uzun yolculuğu, kilometrelerle değil, kendi içine attığı adımlarla ölçülüyormuş.
Bu dört ay boyunca şunu fark ettim. Kadın olmak sadece güçlü görünmek değildir. Gerektiğinde dinlenebilmektir. Sevebilmektir. Sadakat gösterebilmektir. Yaralarını inkâr etmeden onlarla yaşamayı öğrenmektir. Kendi kemiklerini toplayıp yeniden ayağa kalkabilmektir.
Kurtlar bana bir şey öğretti.
Bir kurt sürüsünü güçlendiren şey en güçlü dişlere sahip olması değildir. Birbirlerini dinlemeleri, sadık kalmalarını ve ne zaman koşacaklarını, ne zaman duracaklarını bilmeleridir. İnsanda ancak kendi iç sesini duymaya başladığında gerçekten yaşamaya başlar.
Artık biliyorum ki içimde sakladığımız her duygu, toprağa bırakılan bir tohum gibidir. Sen neyi ekersen o büyür.
Artık daha çok hissediyorum. Daha çok dinliyorum. Daha çok affediyorum. Artık kendimi eskisi kadar yargılamıyorum.
Çünkü kadın kusursuz değildir. O düşer, kalkar, yaralanır, ağlar, güler, sever, vazgeçer, yeniden başlar. Ama hiçbir zaman kendi özünden vazgeçmez.
Belki de kurtlarla koşan kadın olmak, kimseye benzemeye çalışmadan, içindeki sesi susturmadan, sezgilerine güvenerek, yaşamın tam ortasında kendi izini bırakabilmektir.
Ve insan, en güzel yolculuğunu, kendi içindeki kurtlarla barıştığında yapar.
Kurtlarla koşan kadınlar( Clarissa Pinkola Estes) kitabında anlattığı hikâyelerde aslında benimde unuttuğum birçok parçama ayna tuttu.