Mükemmellik tuzağı

Abone Ol

Parkta her sabah aynı bankta oturan yaşlı çifti yine gördüm.

Adam gazete okuyordu. Kadın, avucuna dökülen ekmek kırıntılarını güvercinlere atıyordu. Neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Ama aralarındaki sessizlik, birçok insanın uzun sohbetlerinden daha sıcaktı.

Yanlarına gidip selam verdim.

Sohbet ilerleyince dayanamadım.

— Elli yılı aşan bir evliliğin sırrı nedir?

Yaşlı adam gazeteyi dizlerinin üzerine kapattı. Karısına baktı. Sonra bana döndü.

— Ondan gücümü aşan hiçbir şey istemedim.

Bir an durdu.

— O da benden istemedi.

Başka hiçbir şey söylemediler.

Eve döndüğümde o cümle peşimi bırakmadı.

Akşam eşim mutfaktan seslendi:

— Şu kapağı açabilir misin?

Kavanozu aldım. Biraz zorlandıktan sonra açabildim. Tezgâha bırakırken düşündüm. Hayatımız boyunca birbirimizden açabileceğimiz kapakları istemiştik. Ama açamayacağımız kapıları da zorlamıştık. Onun benden beklediği adam olmaya çalışmıştım. Ben de onu kafamdaki kadına benzetmeye...

Oysa ikimiz de yoruluyorduk. Çünkü sevmiyor değildik. Birbirimizi düzeltmeye çalışıyorduk.

Gece balkonda otururken eşime döndüm.

— Sana bir şey söyleyeceğim.

— Söyle.

— Galiba yıllardır seni olduğun gibi değil, olmanı istediğim gibi sevmişim.

Yüzüme baktı.

Ne kırıldı.

Ne gücendi.

Sadece gülümsedi.

— Ben de, dedi.

İlk kez ikimizin de kusurlarından konuşmadık. İkimizin de yüklerinden konuştuk.

Hangi korkularımızı birbirimize taşıttığımızdan...

Hangilerinin ise zaten taşınamayacağından...

O gece parkta duyduğum cümlenin ne demek istediğini anladım.

İnsan, sevdiğini en çok değiştirdiğinde değil; ondan gücünü aşan şeyler istemeyi bıraktığında huzur buluyor.

Ertesi sabah yine aynı parktan geçtim.

Yaşlı çift yine aynı banktaydı.

Adam gazeteyi okuyordu.

Kadın kuşlara ekmek atıyordu.

Bu kez cevap aramadım.

Çünkü cevabı çoktan almıştım.

Bazı evlilikler büyük fedakârlıklarla değil, birbirinden gücünü aşan şeyler istememeyi öğrenerek elli yıl sürüyordu.