Bazen dünya haritalara bakarak konuşur. Ülkeler, sınırlar, askeri güçler, ittifaklar… Oysa haritaların göstermediği bir gerçek vardır: Toprağın dili. Toprak, savaşın nerede başladığını değil; nerede acıya dönüştüğünü anlatır. Çünkü savaşın ilk kurbanı çoğu zaman insan değildir. İlk kurban toprağın kendisidir.
Bugün dünyanın gözleri İran, İsrail ve Amerika arasında giderek tırmanan gerilime çevrilmiş durumda. Siyasi analizler yapılıyor, askeri dengeler tartışılıyor, güç hesapları kuruluyor. Fakat çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek var: Bir savaş yalnızca cephelerde yaşanmaz. Bir savaş başladığında onun dalgaları tarlalara, nehirlere, hayvanlara, havaya ve gelecek nesillere kadar uzanır. Savaşın gürültüsü ilk duyulduğunda insanlar sığınak arar. Ama doğanın saklanacak hiçbir yeri yoktur.
Bir bomba düştüğünde yalnızca bir bina yıkılmaz; toprağın içindeki yılların emeği de yok olur. Tarlalar yanar, ekinler kurur, su kaynakları kirlenir. Bir zamanlar buğday başaklarının rüzgârla dalgalandığı topraklar, bir anda metal ve barut kokan ölü alanlara dönüşür. Oysa tarım dediğimiz şey sabrın, emeğin ve zamanın birleşimidir. Bir çiftçi bazen aylarca, bazen yıllarca emek verir. Ama savaş, o emeği birkaç saniyede silip atabilir.
Daha da ürkütücü olan ise modern savaşların artık yalnızca patlayan bombalardan ibaret olmamasıdır. Bugün kullanılan bazı silahlar, özellikle kimyasal içerikli olanlar, yalnızca o anın yıkımını değil; yıllarca sürecek bir felaketi de beraberinde getirir. Kimyasallar toprağa karışır, suya sızar, rüzgârla kilometrelerce uzağa taşınır. Bir bölgedeki savaş, başka bir coğrafyanın tarlasını da zehirleyebilir. Çünkü doğa sınır tanımaz.
Bir zehirli madde toprağa düştüğünde yalnızca bitkiler ölmez. Toprağın içindeki görünmeyen hayat da yok olur. Solucanlar, böcekler, mikroorganizmalar… Toprağı verimli kılan o küçük ama hayati canlılar ortadan kalktığında, o toprak yıllarca kendini toparlayamaz. Böylece savaşın etkisi yalnız bugünü değil, geleceği de karartır.
Savaşın çevreye verdiği zarar yalnızca toprağı ve havayı etkilemez. Denizler de bu yıkımın sessiz tanıklarıdır. Bir füzenin düştüğü kıyı, bir savaş gemisinin batışı ya da denize karışan yakıt ve kimyasal maddeler; deniz ekosistemini derinden yaralar. Sulara karışan zehirli maddeler balıkları, mercanları ve sayısız deniz canlısını etkiler. Bir zamanlar yaşam kaynağı olan denizler, kısa sürede zehirli bir alana dönüşebilir. Üstelik deniz kirliliği yalnızca savaşın yaşandığı bölgeyle sınırlı kalmaz. Akıntılar sayesinde kirli su yüzlerce kilometre uzağa taşınabilir ve başka kıyıların ekosistemini de tehdit eder. Böylece savaş, yalnızca karadaki yaşamı değil, denizin derinliklerinde süren hayatı da sessizce yok eder.
Hayvanlar için ise savaş, sessiz bir yok oluş demektir. Göç yolları değişir, su kaynakları kirlenir, yaşam alanları yok olur. İnsanlar savaşın fotoğraflarını çeker; ama kimse yuvasını kaybeden bir kuşun ya da zehirlenen bir nehrin sessiz çığlığını duymaz.
Bütün bunların sonunda ise savaş yalnızca bir askeri zafer ya da yenilgi meselesi olmaktan çıkar. Savaş, insanlığın kendi yaşam kaynaklarına verdiği en büyük zarar hâline gelir. Çünkü ekmeğin olmadığı yerde barış da uzun süre yaşayamaz.
Belki de bu yüzden bugün konuşmamız gereken şey yalnızca savaşın kim kazanacağı değildir. Asıl soru şudur: Eğer toprak kaybederse, gerçekten kazanan kim olacaktır?
Çünkü savaşlar bittiğinde geriye yalnız yıkılmış şehirler kalmaz. Bazen yıllarca ürün vermeyen tarlalar, kirlenmiş sular ve sessizleşmiş doğa kalır. Ve o sessizlik, savaşın en uzun süren yankısıdır.