Savaşta hürmetlerin korunmasi!

Abone Ol

Rahmân’ın adıyla...

Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler de karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de onlara aynı şekilde karşılık verin. Allah’a karşı takvalı olun ve bilin ki Allah, takvalı olanlarla beraberdir.

Bakara 194.

Hürmet, özünde değerli olan ve değerine sadık kalan insan ve mekân gibi somut varlıklara olduğu gibi; bilgi, ahlak, erdem gibi soyut değerlere dair dokunulmazlık ilkesini ifade eder.

Vahyin harikalar ötesi dünyasına dahil olan bir insanın gözünden kaçmayacak şeylerden biri de şudur: Allah, son vahyin değerler sistemindeki her bir buyruğun çıtasını olabilecek en yüksek yere yerleştirmiş ve uygulayıcısı olan gerek kişi gerekse toplum olarak Müslümanları bu ideal seviyeye yakınlık veya uzaklık derecelerine göre değerlendireceğini ifade etmiştir. Bunun adını da takva olarak sunmuştur. Her ne kadar çoğunlukla realite ideale galip gelse de o ilkeler orada durur. Çünkü onlar; zamana, mekâna, kişiye ve şartlara göre şekillendirilemeyecek sabitelerdir.

Vahiy, insan yaşamına dair her ne varsa hiçbir şeyi ıskalamadığı gibi, ayakları yere basmayan ilke koymaktan da imtina eder. Bunlardan biri de insanın olduğu her yerde mümkün olan ve bir nevi kalite kontrol işlevi gören zorlu zamanlardır. Böyle zamanlar, toplulukların ve şahsiyetlerin değerlerini ortaya çıkarıp parlattığı kadar alaşağı etmesi de muhtemel savaş günleridir. Her işi hikmet üzere olan Rabbimiz, sulhte olduğu kadar savaşta da gelişigüzel ve nefsani davranılmasına karşı itidal üzere olmanın yapı taşlarını vahiyle göstermiştir. Çünkü savaşta adaleti, merhameti kuşanmak zor iştir. Düşünün ki daha düne kadar canınıza, malınıza, neslinize ve dahi tüm değerlerinize saldırmış, yakıp yıkmış, yok etmeye yeminli olanlarla karşılaşıldığı vakit ilkelerden ödün vermemek ağır bir yük olduğu için her insanın harcı değildir. Konuyu ele alırken, değil savaşta barışta dahi doğru durmayanları konuşmak, abesle iştigal etmekten başka bir anlam ifade etmez. Ki derdimiz onların arşı inleten zulümlerine bir kriter koymaya çalışmak vs. de değil; gayemiz, vahyin tertemiz değerleri doğrultusunda yaşama iddiası olanlarla ilgili birkaç ilkeyi gündeme getirmektir.

Amacımız, oturduğumuz yerden ahkâm kesmek değildir asla... Savaşın ne kadar zorlu bir yolculuk olduğunu anlamak için sahada bulunmak, canını ortaya koymak, durumun kalbinden şahitlik etmek bambaşka bir okuma biçimidir muhakkak; fakat Tevbe 122 gereği dışarıdan bir bakış da elzem ve muhtemeldir. Savaşmanın ne kadar güç olduğunu Rabbimiz: “Hoşunuza gitmese de savaş üzerinize yazıldı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırdır; yine olur ki hoşunuza giden bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

(Bakara 216) ayeti ile gayet net anlatır. Güç yetirilmesi ağır bir imtihan olduğu için daimi olarak tetikte olmayı da beraberinde getirmesi gerekir. Konuyla ilgili en temel esas ve ilk sırada gelebilecek ilke olan saldırmazlık ilkesine, henüz savaş vuku bulmadan vurgu yapılır: İlk adım sizden gelmeyecek ve aşırılıkta bulunmayacaksınız. “Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın ama haddi aşmayın. Kuşkusuz Allah haddi aşanları sevmez.”

(Bakara 190)

“Allah, sizi din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmaktan, onlara karşı hak neyse onu yapmaktan alıkoymaz. Kuşkusuz ki Allah haktan ve haklıdan yana olanları sever.”

(Mümtehine 8) Silme dine sahip olanlar, yeryüzünde imarı yıkıma tercih eden ve bu duyarlılıkla hareket edenlerdir. Yönetimler hem kendi halkına hem de sizlere zulmetmiyorlarsa, onlardan bir saldırı olmadıkça siz mutedil davranmak ve sulhten yana olmakla sorumlusunuz.

İkinci ilke, mabetlere ve dolayısıyla din adamlarına zarar verilmemesi gerektiği ile ilgilidir. Çünkü bu ancak zalimin amelidir. “Onlar başka değil, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah bir kısım insanları diğer bir kısmı ile def edip önlemeseydi elbette içlerinde Allah’ın isminin çok anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Şüphesiz ki Allah kendisine yardım edenlere yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah kuvvetlidir, güçlüdür.”

(Hac 40)

Şurasını gözden kaçırmamak lazım ki eğer o mabetler hayır üzere çalışmayıp din adamları fitne çıkarmak için mücadele ediyorsa, o zaman dokunulmazlık zırhları kaldırılır. Bunun delili de şudur: “Zarar vermek, gerçeğin üzerini örtmek, nifak çıkarmak, Allah ve Resulüne karşı daha önce savaşanlara gözcülük yapmak üzere bir mescit yapan kimseler, ‘Biz yalnızca iyilik yapmak istedik’ diye yemin ederler. Oysa ki Allah onların yalan söylediklerine tanıktır. Orada asla durma! İlk yapıldığında takva üzere yapılan mescit, içinde bulunulmaya daha layıktır. Orada arınmayı seven kişiler vardır. Allah arınmak isteyenleri sever.”

(Tevbe 107-108)

“Onları yakaladığınız yerde öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de çıkarın. Zaten fitne öldürmekten daha kötüdür...”

(Bakara 191)

Ayetlerdeki mesajlar, savaşın en acımasız yüzünü gördüğümüz şu günlerde iman edenlere yeniden inzal olunuyor gibi... Özellikle siyonist din adamlarının yaptıkları katliam çağrıları, çarpık zihniyetlerinin yansımaları neticesinde yapılan fuhşiyatlar, Epstein Adası’ndaki ritüeller ve benzeri olaylar; işin “dini” bir maske ile boyanması, yapılanları da yapanları da meşrulaştırmadığı gibi, bizzat bu gibilere karşı savaşılması gerektiğini gösterir. Din adamı kisvesi altında içlerinden yüzlerine yansıyan melanet, gökyüzünden yeryüzüne tüm lanet edicilerin lanetini hak ettiklerinin delilidir.

Üçüncü ilke: Doğaya zarar verilmemesi. Artık nükleer, balistik, kimyasal silahların kullanıldığı veya kullanılma ihtimalinin konuşulduğu bir zamanda, insan dışındaki masum canlılara da hürmet edilmesi gerçeği çok romantik algılanabilir belki. Fakat iman ettiğimiz din, bize arzın bir emanet olduğu bilincinden kopmamamız gerektiğini hatırlatır. Zira bu sadece savaş günleri ile sınırlı bir tahrifat değil, nesilleri olumsuz etkileyen bir vakıadır. Dünya hâlen Nagazaki, Hiroşima, Halepçe’de kullanılan kimyasal silahların ekini ve nesli bozmasının kötü sonuçları ile baş edememişken, bugün yapılanların geride bıraktığı yıkımlarla çok daha ağır süreçlerden geçecektir. Elbette insan canının haksız yere alındığı bir düzlemde doğa, toprak, bitki, hayvan ve ağacın korunması mevzusu afaki ve uç bir detay gibi durur; fakat nebevi harp sünnetinde buna dair bir örnek görürüz. Buhari ve Müslim’de anlatılan sebeb-i nüzulünde; Uhud Savaşı sırasında Müslümanlarla yaptıkları anlaşmanın hilafına müşriklerle iş birliği yapan Nadiroğulları Yahudilerine karşı savaş açılınca, siper olarak kullandıkları hurma ağaçları Müslümanlar tarafından kesilmiş, bunun üzerine “Sen nasıl resulsün ki, ağaçlara zarar veriyorsun?” diye yaygara çıkaranlara ültimatomu vahiy şöyle verir: “Hurma ağaçlarından kestikleriniz de kesmedikleriniz de ancak Allah’ın izniyledir, bu fasıkların perişan olmaları içindir...”

(Haşr 5)

Savaş zordur; fakat yoldan çıkmış olanların dünyaya verdiği ve vereceği zarar, savaştan daha beterdir.

Dördüncü ilke: Akıl baliğ olmayan masumların dokunulmazlığı. Bu, kendi açımızdan en fazla arada kaldığımız durumlardan biridir. Kâfir, zalim veya fasık olanların çocuklarının da ileride onlar gibi olabilme ihtimali üzerine, sesli olmasa da Müslümanların içten içe sorguladıkları bir mevzu... Elbette ihtilafın olduğu yerde son sözü Kur’an’ın söylemesi İslami bir esas olmasının yanında imani bir zorunluluktur:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan ulul emre itaat edin. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resule götürün. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bu hem hayırlı hem de netice itibariyle daha iyidir.”

(Nisa 59)

Şüphe yok ki her birimiz, özellikle siyonist Yahudileri gördüğümüzde Hz. Nuh’un şu duasını defaatle dillendirmekten kendimizi alıkoyamıyoruz: “Nuh, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Gerçeği yalanlayan nankörlerden yeryüzünde hiç kimseyi bırakma. Çünkü onları bırakınca kullarını saptırıyorlar; yalnızca facir ve kâfir kimseler yetiştiriyorlar.’”

(Nuh 26-27)

Burada Hz. Nuh’un ızdırabını, çaresizliğini ve verdiği emeğin karşılığını görmemiş olmasının derin sancısını çok net görmekle birlikte; acaba Hz. Nuh, o çocukları henüz fıtrata sadık kaldıkları bir dönemde o zalim sistemden kurtarma imkânı bulsaydı yine duasını aynı şekilde yapar mıydı, sorusu muhayyilemizin bir köşesinde kalsın.

Zalimler için Müslümanların veya kendilerine herhangi bir şekilde muhalif olanların çocukları zaten potansiyel düşman ve henüz küçükken başı ezilmesi gereken “yılan” kategorisindedir. Bu, şüphe götürmez bir gerçektir. Müslümanlar da bazen işin duygusal yönünün ağır basması sebebiyle onlar gibi düşünme tehlikesine düşebiliyor. Fakat Kur’an’ın masumiyet karinesi ve suçun bireyselliğine dair ortaya koyduğu ilkeler ortadayken bunu görmezden gelemeyiz.

“Bundan dolayı İsrailoğullarına yazdık ki kim bir cana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış birini öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur. Resullerimiz onlara kanıtlayıcı açık bilgilerle geldiği hâlde onların çoğu bundan sonra yeryüzünde israf etmektedirler.”

(Maide 32)

Kaynaklarda farklı şekillerde geçse de sonuç olarak bize savaşta nasıl davranılması gerektiğini, masumiyet karinesi açısından en net şekilde gösteren, üsve-i hasene özelliği ile Resul’ün uygulamasıdır. Huneyn Gazvesi sonrası karşı taraftan bir çocuk veya kadının ölüsüne şahit olunca Hz. Muhammed fazlasıyla üzülür ve savaşta kadınlara, çocuklara hatta hizmetçilere dokunulmaması gerektiğini söyler. “Ama onlar müşriklerin çocukları” diye itiraz eden sahabeye, “Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değil miydi?” buyurur.

Nebevi duruşun çağdaş örnekliğinden birini de Aliya İzzetbegoviç’te görüyoruz. Srebrenitsa katliamının akabinde misliyle karşılık verilmesi gerektiğini düşünen Müslümanlara: “Onlar bizim düşmanlarımız, öğretmenimiz değiller.” cevabını verir. İnanıyoruz ki bugün siyonistlerin bebek ve çocukları ortada kalsa yine onlara ilk ve tek merhamet eli yine Müslümanlardan uzanacaktır.

Evet, savaş zor, hem de çok zordur. Ve bu zorlu yolun zorunlu yolcularına vaat edilen cennet; ancak zora rağmen doğru durabilenlerin, çok zor olmasına rağmen sarp yokuşu tırmanabilenlerin gidebileceği yerdir.

Vesselam.