Unutursak tekrar yaşarız: 04.17

Abone Ol

Bu hafta bir misafirlikte, insanın içini susturan bir şeye şahit oldum.

Adı Toprak’tı çocuğun.

Toprak, bugün beşinci sınıfa gitmesi gereken yaşta. Ama hayat, ona yaşıtlarıyla aynı sıralara oturmayı nasip etmemiş. Özel bir durumu var. Okula gidemiyor. O yüzden onun sınıfı evinin içi, öğretmeni de annesi.

Annesiyle geçirdiğim kısa sürede şunu fark ettim: Bu bir annelik hali değil sadece; bu, sabrın ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Çocuğunu bir dakika bile boş bırakmıyor. Yanında, hep yanında… Konuşurken, oynarken, susarken. Yoruluyor mu? Elbette. Ama bırakmıyor. Çünkü biliyor ki Toprak’ı bir anlık boşluk değil, sürekli bir emek ayakta tutuyor.

Dışarıdan bakınca “zor” diyoruz. Ama o annenin gözlerinde zorluktan çok bir kararlılık vardı. “Ben buradayım” diyen bir duruş. Kimse alkışlamasa da kimse görmese de devam eden bir mücadele.

İşte tam o an şunu düşündüm:
Bir çocuğun hayatını ayakta tutan şey bazen imkânlar değil, bir insanın ona kol kanat germesidir.

Bu düşünce beni üç yıl öncesine, 6 Şubat sabahına götürdü.

O gün binlerce çocuk, bir gecede anne-babasını kaybetti. Bir sabah yetim, bir sabah öksüz uyandılar. Kimi enkazdan çıkarıldı, kimi hâlâ o sabahın içinde kaldı. Oyuncakları yarım, cümleleri eksik kaldı. Hayat, onlara “hazır mısın?” diye sormadı.

Ama o çocukların bir kısmı yalnız kalmadı.
Onlara kapısını, kalbini, sofrasını açan aileler oldu. Kan bağı yoktu belki ama vicdan bağı vardı. Bir çocuğa “artık yalnız değilsin” demenin sorumluluğunu üstlenen insanlar çıktı bu ülkede.

Bu aileler de tıpkı Toprak’ın annesi gibi görünmeden büyük işler yaptılar. Bir çocuğun geceleri korkuyla uyanmasına alıştılar. “Anne” diye seslenmeyen bir çocuğa yine de annelik yaptılar. Sabırla, sessizce…

Deprem bize sadece yıkımı değil, şunu da gösterdi:
Bir çocuğun hayatı, bir yetişkinin omzunda şekilleniyor.

O omuz bazen bir anne, bazen bir baba, bazen hiç tanımadığımız ama “ben buradayım” diyen bir insan oluyor.

Bugün yetim kalan çocuklar büyüyor. Özel durumu olan çocuklar mücadele ediyor. Kimisi okula gidemiyor, kimisi mezar başına gidiyor. Ama hepsinin ortak bir ihtiyacı var:
İlgilenilmek. Sahiplenilmek. Unutulmamak.

6 Şubat’ı anmak sadece bir tarih hatırlamak değildir.
Bir çocuğun yarım kalan hayatına gözümüzü kapatmamak demektir. O anlar hâlâ gözümüzün önünden gitmiyor. Aradan yıllar geçse de o gün izlediğimiz görüntüler silinmiyor; yediğimiz lokma boğazımızda düğümlenip kalıyor. Çünkü bu yaşananlar sıradan bir felaket değildi. Bu yüzden sadece üzülmek yetmez, sadece anmak da yetmez. Ders almak zorundayız. Oradaki her çocuk için… Ve onlardan sonra gelecek çocuklar için… Bir daha hiçbir çocuğun bu acıyı yaşamaması adına önce elimizden geleni yapacağız. İşimizi ahlakla yapacağız, sorumluluğu ihmal etmeyeceğiz. Tedbiri alacağız, hakkı gözetip ihmali reddedeceğiz. Ancak bundan sonra tevekkül edeceğiz; Allah’a sığınıp O’na teslim olacağız. Çünkü tevekkül, ihmallerin arkasına saklanmak değil; sorumluluğu yerine getirdikten sonra güvenmektir.

Toprak’ın annesinin sabrı da depremde bir çocuğa kol kanat geren ailenin cesareti de bize aynı şeyi söylüyor:
İnsan olmak, zor zamanda bir çocuğun yanında durabilmektir.

Ve biz, bunu unutmaya hakkı olmayan bir toplumuz.