Var mısın, yok musun?

Abone Ol

Faydasız gördüğümüzü taşa benzetmeden önce bir an durup bakmalıyız. Taşın da, demirin de, tuncun da bir hikmeti, bu bütüne bir katkısı yok mu? Her varlık, kendine has bir değerle yerini bulmuyor mu?

Peki ya biz? Kendini ‘kâinatın en şerefli varlığı’ olarak gören insan… Gerçekten var mıyız, yoksa sadece nefes alıp veren birer bedenden mi ibaretiz?

Mevlâna’nın o sarsıcı uyarısı, yüreğimize bir kor gibi düşmeli:

“Her insan hayvandan üstün değildir. Kötü insan, hayvandan aşağıdır. Zira vahşi hayvan bile, kötü insandan hayırlıdır.”

Bu hakikat, bizleri derinden sarsmalı. Yemek, içmek ve uyumaktan öte bir amacı olmayan insan, doğadaki diğer canlılardan nasıl daha değerli olabilir? Canlılar içgüdüleriyle bile doğaya bir denge katarken, biz ne katıyoruz bu dünyaya? Varoluşumuzun, üzerimize yüklediği bir sorumluluk yok mu?

Sadi’nin uyarısı da aynı sükunetle kulaklarımızda çınlamalı:

“Mazlum uyumaz. Onun bedduasından kork! Gecenin karanlığında içi yana yana açtığı ellere kulak ver.”

Bu, yalnızca ilahi bir ikaz değil; insan olmanın temel ahlâkıdır. Hakkını çiğnediğimiz, acısını görmezden geldiğimiz her insan, bizi “var” olmaktan çıkarıp silik bir gölgeye dönüştürmez mi?

Öyleyse yüzleşelim:

● Bu dünyada derin bir iz mi bırakıyoruz, yoksa geçici bir karaltı mı?

● Yaşamak; sadece soluk alıp vermek mi, yoksa gökkubbede hoş bir sadâ bırakmak mı?

● İçimizde keşfettiğimiz o anlam, bir başkasının hayatına nasıl dokunuyor?

● Taş bile bir köprüye dönüşüp yük taşıyabilirken, biz hâlâ “yok” hükmünde kalmayı mı seçeceğiz?