Varlığın şifası

Abone Ol

Hatırlıyor musunuz çocuklukta annelerimizin ya da büyükannelerimizin sarılışındaki o hesapsız ferahlığı? Hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca varlığımızı onurlandıran o kucaklamayı… Belki de sevgiyle en saf tanışıklığımız buydu. Peki, onu ne zaman kaybettik? Sevgiyi başarıya, nota ve beklentiye bağladığımızda mı unuttuk sadece “biz” olduğumuz için sevilmeyi?

Elisabeth Kübler-Ross ve David Kessler’in Yaşam Dersleri kitabında bu soruya sarsıcı bir sahne eşlik eder. Bazı hastane odalarında hissedilen o açıklanamaz huzurun kaynağı araştırıldığında, karşımıza isimsiz bir temizlikçi kadın çıkar. Ölmek üzere olan insanların korkusunu nasıl dindirdiğini şöyle anlatır:

“Çocuğum zatürreden öldüğünde kimsem yoktu. Artık ölüm bana yabancı değil. Bazı odalara girdiğimde hastaların çok korktuğunu görüyorum. İlaç veremem, iyileştiremem. Ama yanlarına gider, dokunurum. Her şeyin iyi olacağını söylerim. Gitmek isterim ama gitmem. Sadece yanında kalırım. İşte bu sevgidir.”

Bu ellerde sevgi, en saf hâline kavuşur: Beklentisiz ve şartsız bir “Seninleyim” duruşu. Ölüm eşiğindeki bir ruhu bile sakinleştiren bu temas varken, biz günlük hayatın koşuşturmasında bunu neden birbirimizden esirgiyoruz? Neden en yakınlarımızı basit bir sözden, sıcak bir bakıştan, yargısız bir duruştan mahrum bırakıyoruz? Bazen en büyük şifa reçetelerde değil; bir başkasının karanlığında kaçmadan durabilen cesur bir elde gizlidir.

Gerçek sevgi, parıltılı vaatlerde değil; varlığın en dürüst ve koşulsuz anlarında ortaya çıkar. Karşılık beklemeyen, şart koşmayan, çocukluğumuzdaki o berrak sarılış kadar sade bir “buradayım” hâlidir bu. Hayatın koşturmasında unuttuğumuz bu hakikati hatırlamak için hâlâ vakit vardır. Çünkü asıl iyileştiren, söyleyecek söz kalmadığında bile gitmeyip orada kalabilmektir.