HİKAYE…

Sanırım Türkiye’de yaşamanın bir gereğidir.

Her nesil ülkenin zor zamanlardan geçtiği, çok zor zamanlar yaşadığı bir dönemini muhakkak görüyor.

Bizlere büyüklerimiz anlatırdı çocukken…

Kuyruklardan söz eder, o zamanlar yaşamanın, okumanın, geçinmenin, çalışmanın ne kadar zor olduğunu anlatırlardı.

Köyde nasıl imkansızlıklar olduğundan, yağ, şeker almanın ne kadar lüks sayıldığından…

Sadece temel besin maddeleri için nasıl çalıştıklarından falan.

Benzer zorlukları eğitim hayatı ile ilgili zorluklar izlerdi.

Okumak için çekilen çileler, verilen mücadeleler anlatırdı.

Sonra kitap eksikliğinden, para olmadığı için kitap alamamaktan, takvim yaprakları falan okuduklarından söz ederlerdi.

O dönemleri onlar anlatırken bize hikâye gibi gelirdi.

İdrak demez, bir türlü oturtamazdım mesela ben…

Biraz da teknolojinin hareketlilik yakaladığı, dünyanın artık klişe haline gelmiş küçük bir köye dönüştüğü sürecin insanları olarak bu yoksulluk ve imkânsızlık hafiyelerini tasavvur etmekte zorluk çekerdim.

Son 20 yılını hatırladığımız Türkiye’de de bu manzaraları görmeyince…

İyice bize yabancı gelen hikayeler haline gelmişti.

Hatta öyle ki 2007’den başlayarak 2014 yılına kadar adeta en iyi dönemlerini yaşayan Türkiye’de yaşamak bir rahatlık haline bile geldi.

Bizler için yurtdışına çıkmak büyük bir lüks değildi, dünyanın en büyük markalarına erişebiliyorduk.

Teknoloji ürünlerini kullanabiliyor, eğitim imkanlarına üst derecede erişebiliyorduk.

Ve buna alıştık da.

Hem de fazlasıyla alıştık.

Öyle ki dünyayı alt üst eden büyük ekonomik krizlerin teğet geçtiği bir ülkede yaşayan bireyler olduğumuza inandık.

Sonra her şey başa dönmeye başladı.

Pandemi denen illet öncesi başlayan sarsıntılar Koronavirüs belası ile birlikte tüm dünya ile birlikte bizi de sarstı!

İki yıl boyunca ağır tahribat yaratan bu pandemi hayatımızda çok şeyi değiştirdi.

Makarnayı beğenmeyen, makarna yemeyenler olarak bir anda makarna bulmayacağız diye endişe yarayan bir topluma dönüştük.

Her ay, her dönem bir ürün için kriz oluştuğu haberleri geldi.

Dünyada herkes marketlere akın etti, stokçuluk diye bir şey başladı.

Pandeminin etkileri bitmeye yakın olmasına rağmen ekonomik tahribat büyümeye devam etti.

Dünyadaki öteki gelişmelerle birlikte Türkiye son 100 yılın en zor ekonomik krizlerden birini yaşamaya doğru sürüklenmeye başladı.

Şimdi Et ve Süt Kurumları önünde et için kuyruklar oluşuyor…

Marketlerde yağ için kavgalar veriliyor.

Şeker bulamayacağız, un bulamayacağız endişesi yaşanıyor.
Rusya-Ukrayna savaşıyor ekonomik olarak en büyük darbeyi biz yiyor, krizi iliklerine kadar biz hissediyoruz.

Araç sahibi olmak, ev sahibi olmak babalarımızın, dedelerimizin bize anlattığı hikayelerde olduğu gibi ‘hayale’ döndü.

Akaryakıt aldı başına gidiyor…

Teknolojik ürünlere erişmek bir yana, bakılacak gibi değil.

Bir paket makarnayı bile 8-10 TL’ye almak için uzun uzun raflara bakıp hesap yapmanız gerekiyor.

Anlayacağınız büyüklerimizin bize anlattığı o hikayelere konu olan zorlukları şimdi biz yeni jenerasyon yeniden yaşıyoruz.

O eski zamanları bilenlerin büyük çoğunluğu yok ya da hayatlarının son deminde.

Bizler ise belki de çocuklarımıza anlatacağımız ama onların da idrak edemeyeceği büyük bir kriz dönemini yaşıyoruz.

Muhakkak bu günler de geçecek.

Aşılacak…

Umudumuz öyle.

Yeni dünya düzeninde bu kriz, bu endişe, bu kıtlık daha da artar mı bilmiyorum…

Ama tek temennim birkaç yıl sonra bu günlerin bir hikâye gibi anlatılmasıdır.

Bu zamanların Türkiye’ye has bir sıkıntılı süreç olmadığını biliyoruz.

Rusya-Ukrayna krizinin tüm dünyada bir enerji, akaryakıt, buğday, yağ krizi yaşattığını gördük.
Bir ülkenin üretimi durduğu anda tedarik zinciri alt üst oluyor.

Yani dünyadaki hiçbir gelişme bağlantısız, tek başına yaşanmıyor.

Haliyle kendimize yetmenin, krizlerden etkilenmeyecek bir süreci başlatmanın yeniden konuşulması gerektiği dönemlerde olduğumuzun vaktidir.

Bunu yeniden tasarlayarak bu zor zamanları atlatabiliriz.
Umarım atılan adımlar bu yönde olur.

Biz de bu yaşananları unutur yeniden her şeye erişebildiğimiz, “Eskiden çok zor zamanlar yaşadık” diye hikayeler anlatırız.

Her nesile bir dönem iyi bir dönem kötü bir zaman yaşamak kader ise.

Biz zor zamanlar yaşadığımız dönemleri gördük yaşadık.

Bir daha yaşanmaması dileğiyle…

Allah hepimizin yardımcısı olsun…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Üreten, çalışkan bir toplum
Üreten, çalışkan bir toplum - 9 ay Önce

Türkiye'nin sadece ekilebilir alanları bile tarımsal ithalat yaptığımız bazı ülkelerin beş- on katı büyüklükte... Van bile Hollanda'dan, İsrail'den, diğer bazı tarım ihracatçısı ülkeden yüzölçümü olarak daha büyük. Elbette sanayileşmek lazım, elbette kentleşmek lazım, elbette teknolojinin her alanında ilerlemek lazım. Fakat tarım ve hayvancılıkta bunların hepsinden daha fazla ilerlemek lazım. Çünkü 85 milyon ülke nüfusunu, ülkedeki 7-8 milyon sığınmacıyı, ülkemizde turizm veya ticaret amaçlı bulunan milyonlarca yabancı ziyaretçiyi doyurmanın yolu tarımı ve hayvancılığı her dalıyla beraber şimdiki düzeyinin dört- beş kat üzerine çıkarmaktır. Buğdayı, tahılı, arpayı, şekerpancarını, şekeri, ayçiçeğini, ayçiçek yağını, kanolayı, mısırı, pirinci, nohutu, mercimeği, fasulyeyi, zeytini, zeytinyağını, bulguru, sofralık veya yemeklik bütün tarımsal ürünleri ve gıdaları, bütün sebzeleri, bütün meyveleri 81 ilin, 950 ilçenin, 100 beldenin, on binlerce köyün, onlarca ovanın, yüz binlerce tarlanın, yüz binlerce bağ ve bahçenin hepsinde, yurt genelinde alabildiğine yaygınlaştırıp üretmeliyiz. Büyükbaş hayvancılıgı, küçükbaş hayvancılığı, tavuk, hindi, kaz yetiştiriciliğini, balıkçılığı, arıcılığı bugünkü kapasitelerinin en az beş katı kadar arttırmalıyız. Aslında bunları yapabilecek toprak da, su da, güneş de, nüfus da var. Gerekirse tüm bunlar için 50 milyar TL'yi sadece bir yılda tahsis etmeliyiz. Gerekirse toplam bedeli 40-50 milyar liraları bulan bazı projeleri askıya alıp ivedilikle tarım ve hayvancılıkta adeta iki Türkiye'ye yetecek bir üretime ve miktara bir iki yıl içinde ulaşacak bir seferberlik içine girmeliyiz. Gıda krizi dünyayı kasıp kavuracak. Tohumu, gübreyi, samanı, tarımsal ürünleri, hayvan ve hayvansal ürünleri ithal etmek şöyle dursun ihraç eder konuma gelmeliyiz. Bunun oluşturacağı bollukla iç piyasalarda bolluk, bereket, ucuzluk oluşsun. Sebze fiyatları 10, 15, 20, 25, 30 liraları neden bulsun? Yağ neden pahalansın, şeker fiyatları niye fırlasın? Et bol olsun, yumurta bol olsun, her şey bol olsun, ucuz olsun. İhtiyaçtan artan on milyonlarca ton ürünü, yüz binlerce hayvanı ihraç da edelim. Yani 2022 yılı ülke çapında bir seferberlik ve gayret yılı olmalıdır.