Bir sohbetin ortasında biri telefonunu çıkarıp yıllar önce yazdığın bir cümleyi önüne koyuyor:

“Ama sen daha önce böyle demiyordun.”

Ekrana bakıyorsun. Cümle gerçekten sana ait. Fakat bugün aynı cümleyi kurmayacağını da biliyorsun.

İnsan böyle anlarda garip bir savunma ihtiyacı hisseder. Önce eski sözünün bağlamını anlatır, sonra yanlış anlaşıldığını söylemeye çalışır. Bazen gerçekten yanlış anlaşılmıştır. Ama bazen mesele bundan daha basittir:

“O gün öyle düşünüyordum, bugün başka düşünüyorum.”

Peki bunu söylemek neden bu kadar zor?

Belki de tutarlı olmakla hiç değişmemeyi birbirine karıştırıyoruz.

Oysa değişmek her zaman savrulmak değildir.

Bazen yeni bir şey öğrenirsin.

Bazen yaşamadığın bir şeyi yaşarsın.

Bazen yıllarca uzaktan hüküm verdiğin bir insanı yakından tanırsın.

Bazen savunduğun siyasi bir görüşün eksik tarafını görürsün.

Bazen hakkında çok kesin konuşup savunduğun birinin aslında haksız olduğunu fark edersin.

Bazen de yıllarca doğru kabul ettiğin bir şeyin, yalnızca çevrende herkes öyle söylediği için sana doğru geldiğini anlarsın.

İşte belki en zor değişim de budur:

“Çevremdeki herkes böyle düşünüyor diye benim de böyle düşünmek zorunda olmadığımı fark etmek.”

Mevlânâ’nın asırlar öncesinden gelen dizeleri burada insanın zihnine düşüyor:

“Her gün bir menzil aşmak ne güzeldir;

Akarsu gibi akmak, donup kalmaktan uzak olmak.

Dün geçti; dünün sözü de dün gibi geçip gitti.

Bugün yeni bir söz söylemek gerek.”

Yeni şeyler söylemek…

Farklı olmak için farklılaşmak değil.

Kalabalığın tersine gitmeyi marifet saymak hiç değil.

O zaman ne?

Doğru bildiğin yön, herkesin yürüdüğü yönden farklıysa yalnız kalmaktan korkmamak.

Çünkü tarihin yönünü değiştiren insanların önemli bir kısmı, “Herkes böyle düşünüyor.” cümlesini tek başına delil kabul etmedi.

Elbette kalabalığın tersini söylemek insanı kendiliğinden haklı yapmaz.

Asıl mesele şudur:

Fikrini neden değiştirdin?

Menfaatin değiştiği için mi?

Güçlü olan taraf değiştiği için mi?

Yoksa daha doğrusunu gördüğün için mi?

Birincisi ve ikincisi, en iyi tabirle savrulmaktır.

Ama üçüncüsü, bazen insanın kendisine karşı gösterebileceği en büyük dürüstlüktür.

Toplumların da böyle eski cümleleri vardır.

Bizim toplumun zihninde uzun yıllar dolaşan cümlelerden biri de şuydu:

“Onlar yapar, biz yapamayız.”

Teknolojiyi onlar geliştirir, uçağı onlar yapar, uzaya onlar çıkar, ileri mühendislik onların işidir; bize düşen satın almak, kullanmak veya yapılanı takip etmektir.

Elbette bu düşünce tamamen sebepsiz ortaya çıkmadı. Dünya sanayi devrimlerinin birikimini büyütürken biz alfabeyle, çözülmelerle, yeniden devlet kurma çabalarıyla ve zaman zaman kendi içimizdeki şapka ve kıyafet gibi şekil tartışmalarıyla çok fazla enerji harcadık.

Ama geçmişte oluşmuş bir mesafenin, geleceğimiz hakkında ebedî bir hükme dönüşmesi gerekmiyor.

Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa’da düzenlenen TEKNOFEST’i izlerken benim aklıma biraz da bu geldi.

Gençler yalnızca uçaklara bakmıyor, gösterileri seyretmiyor. İnsansız hava araçları, robotlar, uydu sistemleri, tarım teknolojileri ve farklı mühendislik alanlarında tasarlıyor, üretiyor ve yarışıyorlar.

TEKNOFEST’te yükselen bir cümle bu değişimi özetliyor:

“Biz yaptık.”

Gençlerin zihninde oluşan devamı daha da iddialı:

“Biz yaptık, biz yapıyoruz, en iyisini de biz yapacağız.”

Bence TEKNOFEST’in asıl kıymetlerinden biri burada.

Ortaya çıkan her projeyi dünyanın en iyisi ilan etmekten söz etmiyorum.

Daha köklü bir değişimden söz ediyorum:

“Gencin kendisini teknolojinin seyircisi değil, üreticisi olarak görmeye başlamasından.”

Bir zamanlar:

“Batı bunu nasıl yapıyor?”

diye sorulurken bugün bir genç:

“Bu yapılabildiyse ben daha iyisini nasıl yaparım?”

diye düşünebiliyor.

Bir gencin önüne koyduğun hedefin ne kadar önemli olduğu tam da burada ortaya çıkıyor.

Necip Fazıl’ın gençlik tasavvurundaki şu cümle bu yüzden hâlâ güçlü:

“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!”

“Zaman bendedir” demek, çağın gerisinde kalmayı kader kabul etmemektir.

“Mekân bana emanettir” demek ise bu dünyaya yalnızca tüketmeye değil, bir şey bırakmaya geldiğinin farkında olmaktır.

Geçmişle övünmek değerlidir.

Ama geçmiş, geleceği kurma cesareti vermiyorsa bir süre sonra müzeye dönüşür.

Bir genç, Fatih’i, İbn Sina’yı ve Ali Kuşçu’yu öğrenirken bir noktada şunu da sorar:

“Onlar kendi dönemlerinin en iyileriydi ve en iyisini yaptılar; peki bugün kim yapıyor?”

TEKNOFEST’in kıymeti, bu soruya somut örnekler sunabilmesinde.

Gencin önüne artık yalnız futbolcu, şarkıcı, oyuncu veya sosyal medya fenomeni değil; robot yapan, yazılım geliştiren, bir mühendislik problemi üzerinde aylarca çalışan kendi yaşıtı da çıkıyor.

Rol model boşluk kabul etmiyor.

O hâlde mesele yalnızca “Buna özenme.” demek değil; özenmeye değer bir şey ortaya koyabilmek bir alternatif oluşturabilmektir.

Alternatif oluşturmak yalnız itiraz etmek değildir.

Yapmaktır.

Ama değişim yalnız sanayide, teknolojide veya üretimde olmaz.

Önce insan zihninin fikrinin değişmesi gerek ve buna inanın;

“İnsan da değişir.”

Peki insan nasıl değişir;

Bir siyasi meseleye bakışı değişince değişir

Bir insan hakkındaki kanaati değişince değişir.

Yıllardır savunduğu bir düşüncenin eksik olduğunu fark edince değişir.

Bunların hiçbiri insanın düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz ve düşündükçe doğruyu bulur doğruyu buldukça değişir.

İçinde bulunduğu yanlış kalabalıklarından uzaklaştıkça değişir. Çünkü

“Kalabalık, hakikatin ölçüsü değildir.”

Kur’an’ın burada koyduğu ölçü son derece dikkat çekicidir:

“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”(Zümer, 39/18)

Ayet yalnızca dinlemeyi değil, dinlenen sözler arasından en güzeline uymayı övüyor ve bunu yapanları özellikle “akıl sahipleri” diye tarif ediyor.

Aklı kullanmak, önüne gelen her düşünceyi kabul etmek değildir.

Ama yalnızca alıştığın için bir düşünceye tutunmak da değildir.

Dinlemek, düşünmek, tartmak ve daha doğru olduğuna kanaat getirdiğin sözü seçebilmek…

İşte aklın sorumluluğu biraz da burada başlıyor.

Çevrende yüz kişi aynı şeyi söylüyor olabilir. Bu, o sözün yanlış olduğunu göstermediği gibi doğru olduğunu da tek başına ispatlamaz.

İnsana akıl verilmişse, başkasının aklıyla yaşamamak da bunun sorumluluklarından biri olmalı.

Bu yüzden kendimizi iyi yönde değiştirmekten korkmamalıyız.

Çünkü tutarlılık, dün söylediğin her şeyi bugün de savunmak değildir.

Asıl tutarlılık, daha doğrusunu gördüğünde eski cümlenin nöbetini tutmamaktır.

Bir zamanlar:

“Onlar yapar, biz yapamayız.” deniyordu.

Bugün:

“Biz yaptık.” denilebiliyor.

Biraz iddialı olmakta fayda var; özgüvenimiz tam olsun:

“Daha iyisini yaptık.”

Geleceği değiştiren ilk şey bazen büyük bir fabrika, bir roket veya bir teknoloji değildir.

Önce insanın zihnindeki küçücük bir cümle değişir:

“Ben yapamam.” yerine,

“Neden ben de yapmayayım?” cümlesi gelir.

Belki Mevlânâ’nın dediği gibi, mesele biraz da budur:

Dünün cümlesinin başında sonsuza kadar nöbet tutmak değil…

Yeni ve daha doğru bir şey söyleyebilecek cesareti göstermektir.

Bu arada son bir temenni;

Kim bilir, belki bir gün TEKNOFEST heyecanı Van’da da yaşanır.

Selam ve Dua İle