Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soru var:

İnsanlara ulaşmaya çalışırken kendimiz olmaktan ne kadar vazgeçebiliriz?

Bu soruyu bir siyasi partiye, kuruma veya kişiye değil; önce kendime, sonra kendisini bir inanca, ideale ve davaya ait hisseden herkese soruyorum.

Yıllardır “dava” dediğimiz büyük bir kelime kullanıyoruz. Benim için dava; slogan, makam veya kalabalık değildir. İnsanın kendisinden daha büyük olduğuna inandığı bir hakikate ömrünü adayabilmesi ve gerektiğinde onun uğruna bedel ödeyebilmesidir.

Ben Müslümanım. Dolayısıyla benim için nihai ölçü herkes tarafından alkışlanmak veya herkesi memnun etmek değil, Allah’ın rızasıdır.

Öyleyse önce kendimize sormamız gereken soru şudur:

İnandığımız şey hayatımızın neresinde?

Kur’an’ın ikazı çok açıktır:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2)

Elbette kusursuz insan yoktur. İnsan inanır ama düşer, doğruyu bilir ama her zaman yaşayamayabilir. Buradaki asıl mesele hata yapmak değil; hatamızla doğrumuz karşı karşıya geldiğinde hangisini değiştirdiğimizdir.

Yanlış yaptığımda doğrumu mu değiştiriyorum, yoksa kendimi mi düzeltmeye çalışıyorum?

Çünkü “Bunun yanlış olduğunu biliyorum ama nefsime yeniliyorum” demek başka; hayatımızı değiştirmek zor geldiği için inandığımız doğruyu değiştirmeye başlamak başkadır.

İlke, bedeli başladığında ilkedir

Adaletten söz etmek kolaydır. Peki adalet kendi arkadaşımızın aleyhine olduğunda?

Ahlaktan söz etmek kolaydır. Peki ahlak bize para kaybettirdiğinde?

Davadan söz etmek kolaydır. Peki dava ile makam karşı karşıya geldiğinde?

İlke, bedeli başladığında ilkedir.

Üstelik kendi değerlerimize bağlı olmak, bizden farklı yaşayan insanlara karşı mesafe veya adaletsizlik anlamına gelmez. Kur’an, “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin” buyurur. (Mâide, 5/8)

Benim gibi düşünmeyebilirsin, benim gibi yaşamayabilirsin. Fakat bunların hiçbiri senin hakkını yememi meşru kılmaz.

Belki gerçek özgüven de budur:

Sana benzemeden seni sevebilmek, senin gibi yaşamadan hukukunu savunabilmek.

Ulaşmak başka, aynılaşmak başka

İnsanlara ulaşmanın yolunun onlara benzemekten geçtiğini düşünmek zorunda değiliz.

Kur’an, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben dikkat çekici bir uyarıda bulunur:

“İstediler ki sen yumuşak davranasın (inancından taviz veresin), onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem, 68/9)

Buradaki mesele insanlara karşı sert olmak değildir. Nitekim Kur’an davetin “hikmetle ve güzel öğütle” yapılmasını emreder. Mesele, muhatabımızı kazanmak uğruna ona ulaştırmak istediğimiz hakikati değiştirmemektir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de bunun çok güçlü bir örneğini göstermiştir. Yöntemde büyük bir esneklik göstermiş; fakat inancının özünden vazgeçmemiştir.

Buradan çıkaracağımız ölçü bana göre açıktır:

Araç değişebilir, dil değişebilir, yöntem değişebilir; hakikat değişmemelidir.

Bir insana ulaşmak için onun bulunduğu yere gitmek başka, ona ulaşabilmek için onun bulunduğu yere dönüşmek başkadır.

Kimlik tabeladan ibaret değildir

Bir yer düşünelim. Tabelasını ve logosunu kaldıralım. İçeride spor, teknoloji, sanat, kitap, müzik, sohbet ve neşe olsun.

Oraya giren bir genç, insanların birbirine davranışından, kullanılan dilden, çalışana gösterilen muameleden, temizliğinden, estetiğinden ve merhametinden hangi değer dünyasında bulunduğunu hissedebilir mi?

“Burada başka bir şey var” diyebilir mi?

Bence asıl mesele budur.

Kimlik, tabelayı kaldırdığımızda geriye kalandır.

İnsan bazen bir düşünceyi önce kitapta değil, o düşünceyi yaşayan insanda tanır.

Bizimle ticaret yapan insan dürüstlüğümüzü, bize emanet bırakan güvenilirliğimizi, haksızlığa uğrayan ise adaletimizi görüyorsa anlatacağımız sözün bir karşılığı vardır.

Medeniyet yalnızca yasak koymaz

Fakat burada kendimize başka bir soru daha sormalıyız.

Gençlere:

“Bunu dinleme.”

diyoruz. Peki ne dinlesin?

“Böyle eğlenme.”

diyoruz. Peki nasıl eğlensin?

“Bunu örnek alma.”

diyoruz. Peki kimi örnek alsın?

“Bu kültür sana ait değil.”

diyoruz. Peki ona ait olan nerede?

Popüler kültür gence yalnızca müzik sunmuyor; nasıl konuşacağını, neye güleceğini, kimi örnek alacağını, başarıyı neyle ölçeceğini ve nasıl bir hayat hayal edeceğini de anlatıyor.

Bunun karşısına yalnızca “yapma” diyerek çıkamayız.

Medeniyet yalnızca yasak koymaz; alternatif üretir.

Bizim sanatımız, mizahımız, sinemamız, estetiğimiz, dijital dünyamız ve gençlik dilimiz nerede?

Burada kastettiğim, her şeyin üzerine “İslamî” etiketi yapıştırmak değildir. Çünkü bir şeyi bize ait yapan yalnızca adı değil, taşıdığı ruhtur.

Kendi köklerinden beslenen ama çağının dilini konuşabilen yeni bir kültür üretmek zorundayız.

Çünkü kültür yalnızca korunarak yaşayamaz; yeniden üretilerek yaşar.

Koruduğumuz fakat üretemediğimiz kültür zamanla müzeye dönüşür.

Ben müze istemiyorum.

Yaşayan bir medeniyet istiyorum.

Necip Fazıl’ın o meşhur haykırışı belki biraz da bunu hatırlatıyor:

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”

Kalabalığın bir yöne gidiyor olması o yönü tek başına doğru yapmaz. Fakat bunun karşılığı insanlara tepeden bakmak veya onları küçümsemek de değildir.

Bazen yapılması gereken yalnızca nerede durduğumuzu bilmektir.

Bağırmadan, hakaret etmeden, kimseyi dışlamadan…

Ama saklanmadan ve eğilip bükülmeden.

Kim olduğumuz belli olsun

Bir bina yapıyorsak, bir film çekiyorsak, bir iş yeri yönetiyorsak, bir gençlik çalışması yürütüyorsak yaptığımız iş bizim değer dünyamızdan bir iz taşısın.

Her yere ismimizi yazdığımız için değil;

ahlakımızdan, estetiğimizden, kalitemizden, adaletimizden ve merhametimizden belli olsun.

Ben herkesi kendimize benzetmek istemiyorum.

İnsanlara ulaşalım. Onları dinleyelim. Dertleriyle dertlenelim. Bizim gibi yaşamayan insanın hakkını da kendi hakkımız kadar savunalım.

Fakat farklı bir sözümüz olduğunu söylüyorsak, önce o sözün bizim hayatımızda bir karşılığı olsun.

Bir gün tabelalarımız sökülse, logolarımız kaldırılsa, isimlerimiz unutulsa bile yaptığımız işe bakan insan:

“Bunu yapanların bir derdi, bir ahlakı, bir dünya tasavvuru varmış.” diyebilsin.

Benim derdim tam olarak budur:

Kim olursa olsun, benim kim olduğum da belli olsun.

Ve belki bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur:

Dünyanın bize ne sunduğunu konuşmayı bırakıp, bizim dünyaya ne sunacağımızı konuşmaya hazır mıyız?