Hani evlere sıkışıp kaldığımız ve dışarda takılan, oyun oynayan gençleri-çocukları sopayla kovaladığımız bu dönemlerde… Elektriklerin üç gün boyunca kesildiğini, market raflarının boşaldığını, suya ve gıdaya ulaşmanın zorlaştığını düşünelim. Bugün alışveriş yaptığımız, birbirimize selam verdiğimiz, günlük hayatımızı belli bir düzen içinde sürdürdüğümüz o dünyadan eser kalmadığında ne olur? Her gün karşılaştığımız, kibarca gülümsediğimiz insanların davranışları nasıl değişir? Belki de medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu o zaman daha iyi anlarız.
Ancak ben medeniyeti yalnızca elektrikle, teknolojiyle, dolu market raflarıyla ya da düzenli işleyen kurumlarla açıklamaktan yana değilim. Bunlar elbette medeniyetin önemli kazanımlarıdır. İnsanlığın yüzyıllar boyunca verdiği mücadelelerin, aklın ve emeğin ürünüdür. Benim sorgulamak istediğim, bütün bu imkânlara sahipken ne kadar medeni olduğumuz ve medeniyet iddiamızın ne kadar samimi olduğudur.
Çünkü insanın gerçek yüzü, yalnızca kendi hayatı yolundayken gösterdiği nezaketle anlaşılmaz. Asıl mesele, kendisinden olmayanla karşılaştığında nasıl davrandığıdır. Bizim gibi düşünmeyen, bizimle aynı inancı paylaşmayan, aynı dili konuşmayan insanlara karşı tutumumuzdur. Kendimiz için istediğimiz adaleti başkaları için de isteyebiliyor muyuz? Kendi çocuğumuzun yaşamasını, eğitim almasını, güven içinde büyümesini isterken başka çocukların yaşadığı acılara ne kadar duyarlıyız?
Emin olun insanlar artık bıktılar. Sürekli kavga, zülüm, ölüm… etrafında dönen bu düzenden bıktılar ve bugün ABD de halkın seçim gücüyle yönetime verdiği cevap da bu bıkkınlığın bir sonucudur. Dünyanın bir köşesinde insanlar evlerinden sürülüyor, ülkeler işgal ediliyor, çocuklar savaşın ortasında hayatlarını kaybediyor. Bütün bunları ekranlarımızdan izliyoruz. Kimi zaman üzülüyor, kimi zaman birkaç cümleyle tepki gösteriyor, sonra günlük hayatımıza dönüyoruz. Peki, acı çeken insanların kimliği, inancı ya da yaşadığı coğrafya bizim vicdanımızın ölçüsünü değiştiriyor mu? Bir başkasının uğradığı zulmü, yalnızca bize yakın olduğunda mı zulüm olarak görüyoruz?
Bana göre medeniyetin en büyük sınavlarından biri tam da burada başlıyor. Başkasının acısını kendi acımız kadar önemseyebilmekte… Güçlü olanın zayıfı ezmesine karşı çıkarken, bunu yalnızca kendi tarafımız için yapmamakta… Adaleti, insan haklarını ve barışı savunurken işimize geldiğinde sessiz kalmamaktadır. Çünkü seçici bir vicdan, ne kadar güzel sözlerle süslenirse süslensin, samimiyetini kaybetmeye mahkûmdur.
Belki de baktığımız fotoğraftaki o görünüşün düşündürücü tarafı budur: Medeniyet, tok insanların oynadığı kırılgan bir oyun olabilir mi? Ben bu soruya bütünüyle evet demek istemiyorum. Zira tarihin en zor dönemlerinde bile insanlığını koruyan, elindekini paylaşan, hiç tanımadığı bir insan için hayatını riske atan insanlar var. Demek ki insan kalmak, yalnızca sahip olduklarımızla ilgili değil; taşıdığımız değerlerle de ilgilidir.
Öğretmen olarak çocuklara yalnızca bilgi vermenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Onlara adaleti, merhameti, empatiyi ve farklılıklara saygıyı da anlatmalıyız. Fakat bunları anlatırken kendi davranışlarımızla çelişmemeliyiz. Çünkü çocuklar söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı öğreniyor. Bırakalım onlar da konuşsunlar, karar versinler… Biz bir dürüş sergiledik, kenara çekilme vakti ve sıra artık onlarda. Biz onlara dürüşümüzle destek olmalıyız…
Benim derdim medeniyeti sorgulamak değil, ona gerçekten ne kadar yakıştığımızı sorgulamak. Her şey yolundayken medeni görünmek kolaydır. Asıl mesele, işler zorlaştığında da insan kalabilmektir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz gerçekten medeni miyiz, yoksa yalnızca medeniyetin sunduğu konfor içinde mi medeni görünüyoruz?