Geçenlerde bir arkadaşımın çocuğu okulda kalemini kaybediyor ya da bir arkadaşı kalemini habersiz alıyor, en kötü ihtimal çalıyor diyelim. Arkadaşımın öfkesi bir anda büyüyor. “Olur mu böyle bir şey? Hırsızlık kötüdür! Siz nasıl önlem almazsınız?” diyerek hem bizi hem de okulu suçluyor. Neredeyse kıyameti koparacak, elinden gelse daha neler yapacak! Aradan birkaç gün geçiyor, bu kez aynı davranışı kendi çocuğu sergiliyor. İşte o zaman aynı arkadaşımın öfkeli hâlinden eser kalmıyor. Bir anda dünyanın en anlayışlı, en nazik insanına dönüşüyor. “Çocuktur, olur böyle şeyler. Konuşurum, gerekeni yaparım.” demeye başlıyor. Dün başkasının çocuğunda affedilmez bir yanlış olarak gördüğü davranış, bugün kendi çocuğunda anlayışla karşılanabilecek sıradan bir hataya dönüşüyor.
Aslında mesele de tam da burada başlıyor. Çünkü insanın adalet anlayışı, çoğu zaman kendisine yakın olanlarla sınanıyor.
Ailede başlar bu çifte standart. Çocuğumuzun her davranışını kontrol etmeye, her kararını yönlendirmeye, hata yapmasını engellemeye çalışırız. Bazen öyle ileri gideriz ki çocuk, yanlış yapmaktan çok bizim tepkimizden korkar. Düşüncesini söyleyemez, derdini anlatamaz, kendini savunamaz. Biz de onun sessizliğini uslu olmak, itaat etmesini terbiye edilmek sanırız. Oysa aşırı baskı, çocuğu her zaman doğruya götürmez. Bazen onu yalana, gizlemeye, öfkeye ve kendisini anlamayan insanlardan uzaklaşmaya iter. Çocuğu yetiştirmekle onu sindirmek arasındaki ince çizgiyi ne zaman aştığımızı fark edemeyiz.
Benzer bir durum okulda da karşımıza çıkar. Çocuklardan dürüst olmalarını, adaletli davranmalarını, arkadaşlarının haklarına saygı göstermelerini isteriz. Peki, biz yetişkinler aynı değerleri ne kadar yaşatıyoruz? Bir öğrencinin hatasını büyütürken diğerinin yanlışını görmezden geliyorsak, birine anlayış gösterip diğerine en küçük hatasında acımasız davranıyorsak hangi adaleti öğretiyoruz? Çocuklara anlattığımız değerler, davranışlarımızla çeliştiğinde sözlerimizin etkisi azalır. Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, kime nasıl davrandığımızı da öğrenir.
İşin daha düşündürücü tarafı, bu anlayışın yetişkinler arasında da devam etmesi. Kendimize yakın olanın yanlışına bahaneler üretirken, bizim gibi düşünmeyenin en küçük hatasını büyütüyoruz. Yakınımızın liyakatsizliğine sessiz kalıyor, başkasının yeterliliğini sorguluyoruz. Bizden olanın kusurunu insani bir hata sayıyor, bizden olmayanın kusurunu karakterinin kanıtı kabul ediyoruz. Eleştiri bize yöneldiğinde tahammülsüzleşiyor, başkasını eleştirirken sınır tanımıyoruz. Böylece adalet, olması gereken ortak bir ölçü olmaktan çıkıp kişiye göre değişen bir araca dönüşüyor.
Dünyaya baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ülkeler, yönetimler ve güç sahipleri çoğu zaman kendi çıkarlarına yakın olanların hatalarına daha hoşgörülü yaklaşırken kendilerine karşı çıkanlara karşı çok daha sert davranabiliyor. Oysa ifade özgürlüğü ve hesap verebilirlik, yalnızca bizimle aynı fikirde olanların değil, farklı düşünenlerin de hakkıdır.
Burada önemli bir ayrım var: Her davranışın yaptırımsız kalmasını savunmuyorum. Elbette yanlışın bir karşılığı olmalı. Ancak ölçü, yanlışı yapanın kimliği değil, yaptığı davranış olmalıdır. Eleştiri düşmanlık, farklı düşünce tehdit, itiraz saygısızlık olarak görülmemeli. Gücü elinde bulunduranın asıl sınavı, kendisine itiraz edenlere nasıl davrandığıdır.
Çünkü aşırı baskı, insanı her zaman düzeltmez; bazen yalnızca korkutur. Korku ise gerçek bir değişimden çok, görünürde bir itaat üretir. İnsanlar düşüncelerini değiştirdikleri için değil, bedel ödemekten çekindikleri için susabilirler. Suskunluğu kabul, korkuyu saygı, itaatkârlığı başarı sanmak da en büyük yanılgılarımızdan biridir.
Bence hepimizin zaman zaman kendimize sorması gereken bir soru var: Aynı yanlışı sevdiğim biri yaptığında da aynı tepkiyi gösteriyor muyum? Bana benzeyen biri eleştirildiğinde de başkasını savunduğum kadar adil davranabiliyor muyum?
Unutmayalım, adalet yalnızca başkasına karşı uyguladığımız bir kural değil, kendimize de uygulayabildiğimiz bir ölçüdür. Hata bizimkinden gelince görmezden geliyor, başkasından gelince dünyayı başına yıkıyorsak sorun yalnızca hatada değil, bizim adalet anlayışımızdadır.
Bazen düzeltmeye çalıştığımız insanları baskıyla kendimizden uzaklaştırır, korumaya çalıştığımız değerleri de çifte standartla zedeleriz. Oysa gerçek güç, herkesi susturabilmekte değil; bize itiraz edenin de hakkını koruyabilmektedir.