Her insanın bir zayıf noktası vardır. Kiminin sevgisi, kiminin korkuları, kiminin yalnızlığı, kiminin başarı arzusu… Bazen bir insanın bize güvenmesi için ona uzun uzun bir şey anlatmamıza bile gerek kalmaz. Onun nereden incinebileceğini, neye sevineceğini, neye korkacağını bilirsek, kelimelerimizi ona göre seçmemiz yeterlidir. İşte manipülasyon tam da burada başlar. İnsanların zayıf noktalarını bilmek başka, o zayıf noktaları kendi çıkarımız için kullanmak bambaşka bir şeydir.
Bana göre manipülasyon hayatımızın düşündüğümüzden çok daha fazla yerinde. Üstelik her zaman büyük yalanlarla yapılmıyor. Bazen bir susuşla, bazen bir bakışla, bazen de masum görünen bir cümleyle yapılıyor.
Bir anne ya da baba, çocuğunu başka bir çocukla kıyaslayarak onu daha başarılı olmaya zorlayabilir. “Sen böyle yaparsan beni üzersin.” cümlesi, çocuğun omuzlarına görünmeyen bir yük bırakabilir. Çocuk zamanla kendi istediği için değil, anne babasını üzmemek için yaşamaya başlayabilir.
Eşler arasında da benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz. “Beni gerçekten sevseydin bunu yapardın.” dediğimiz anda aslında sevgiyi bir pazarlık aracına dönüştürmüş oluyoruz. Bazen küsmek, bazen susmak, bazen karşı tarafın vicdanına dokunmak… Bunların hepsi iletişim gibi görünse de altında başka birini istediğimiz davranışa yönlendirme amacı varsa burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Öğretmenlik yaptığım için sınıf içinde de bunun ne kadar hassas bir konu olduğunu düşünüyorum. Bir öğretmenin öğrencisi üzerindeki etkisi çok büyüktür. Bir çocuğu motive etmekle onu korkutarak yönlendirmek arasında ince ama önemli bir çizgi vardır. “Bunu yaparsan başarılı olursun.” demek başka, “Bunu yapmazsan senden hiçbir şey olmaz.” demek bambaşkadır. Çocuğun öğretmenine duyduğu güven, öğretmenin eline büyük bir sorumluluk verir.
İdarecilikte de benzer örnekler görülebilir. Bir grup çalışması yapılırken başarıyı ekipçe paylaşmak gerekirken ödülü yalnızca bir kişiye vermek, diğerlerini görünmez hissettirebilir. Grup kültüründen bahsedip bireysel rekabeti körüklemek, söylem ile uygulama arasındaki güveni zedeler.
Sonra işin daha büyük tarafına geçiyoruz.
Reklamlar bize yalnızca bir ürün satmıyor. Bazen nasıl yaşamamız, nasıl görünmemiz, neye sahip olmamız gerektiğini de söylüyor. Bir ürünün ihtiyacımız olduğuna bizi ikna etmek için korkularımıza, eksikliklerimize ve beklentilerimize dokunuluyor. “Buna sahip değilsen eksiksin.” duygusu oluşturuluyor.
Daha büyük ölçekte ise insanların parasına ve güvenine dokunan manipülasyonlar ortaya çıkıyor. İnsanlara büyük kazanç vaat ederek paralarını toplayan sahte yatırım yapıları, borsa üzerinden gerçek dışı beklentiler oluşturanlar ya da milyonlarca insanın ekonomik kaygılarını kullanarak çıkar sağlayanlar bunun çok daha ağır örnekleri.
Siyaset de bu noktada toplumun en hassas alanlarından biridir. İnsanların korkuları, umutları, öfkeleri ve beklentileri üzerinden oluşturulan söylemler, toplumun düşünme biçimini etkileyebilir. Burada benim için asıl mesele hangi görüşün haklı olduğu değil; insanın düşünme hakkının elinden alınmamasıdır.
Çünkü manipülasyonun en tehlikeli tarafı, insanın manipüle edildiğini fark etmemesidir.
Bence yapmamız gereken şey her söylenene şüpheyle yaklaşmak değil; her söyleneni düşünmeden kabul etmemektir. Bir reklamı gördüğümüzde, bir haberi okuduğumuzda, bir yöneticiyi dinlediğimizde, hatta en yakınımız bize bir şey söylediğinde bile kendimize küçük bir soru sorabilmeliyiz:
“Bana gerçekten bilgi mi veriliyor, yoksa benden bir şey yapmam mı isteniyor?”
Çünkü güvenmek insan olmanın bir parçasıdır. Ama sorgulamadan güvenmek, başkasının eline kendi irademizi teslim etmektir.
Ve belki de toplumsal manipülasyona karşı elimizdeki en güçlü şey; daha çok konuşmak değil, daha çok düşünmektir