Son zamanlarda yaşlandıkça zamanın neden daha hızlı geçtiğini merak etmeye başladım. Bunun üzerine biraz araştırma yaptım. Karşıma Richard Feynman’ın düşünme biçimi ve zaman algısı üzerine yapılan çalışmalar çıktı. Feynman’ın bilime yaklaşımında hoşuma giden bir şey vardır: En karmaşık meseleleri bile önce en basit hâliyle anlamaya çalışmak…

Ben de bu yazıda zamanı fizik dersine çevirmeden, biraz hayatın içinden bakarak anlatmak istedim.

Çünkü gerçekten de çocukken geçmek bilmeyen yaz tatilleri, şimdi göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. Çocukken bir yıl çok uzun gelirdi. Şimdi ise “Daha dün yeni yıla girmiştik” derken takvim yeniden değişiyor. Peki, saatler mi hızlandı? Hayır. Değişen saat değil, bizim zamanı yaşama biçimimiz.

“Çocukken hayatımızın büyük bölümü yeniliklerden oluşuyordu. İlkokul günü, ilk arkadaş, ilk bisiklet, ilk yolculuk, ilk bayram heyecanı… Her şey yeniydi. Beynimiz yeni olanı daha fazla fark ediyor ve daha güçlü biçimde kaydediyordu. Yetişkinlikte ise günler birbirine benzemeye başlıyor. Aynı yollar, aynı işler, aynı ev, aynı sorumluluklar…”

Böyle olunca yaşadığımız zamanın içinde daha az “iz” bırakıyoruz.

Bilimsel araştırmalar da yaş ilerledikçe zamanın geriye dönük olarak daha hızlı geçmiş gibi algılanabildiğini gösteriyor. Bunun nedenlerinden biri, hayatımızdaki yeni ve farklı deneyimlerin azalması ve hafızaya kaydedilen yeni olayların yoğunluğunun düşmesi olabilir.

Bir de çok basit bir matematik var.

“On yaşındaki bir çocuk için bir yıl, hayatının onda biridir. Kırk yaşındaki biri için ise kırk yılın yalnızca biridir. Yani aynı bir yıl, insanın hayatı büyüdükçe geçmişin yanında daha küçük bir parçaya dönüşür. Bu fikir psikolojide “oran teorisi” olarak tartışılıyor; ancak tek başına zamanın neden hızlanmış gibi hissedildiğini açıklamaya yetmiyor.”

Ama sanırım benim için asıl mesele matematik değil.

Bunu yıllar önce askerlik yaptığım dönemde daha farklı bir şekilde hissetmiştim. Bir arkadaşımızın anne babası, çocuklarına yakın olmak için bizim bulunduğumuz yere yakın bir ev kiralamışlardı. O zaman bunu sıradan bir davranış gibi görmüştüm. Anne baba, oğullarına yakın olmak istemişti. Hepsi buydu.

Yıllar geçtikçe o anıya başka türlü bakmaya başladım.

İnsan yaşlandıkça sadece zamanın hızlandığını hissetmiyor; sevdiklerinden uzak kalmanın ne demek olduğunu da daha iyi anlıyor.

Geçenlerde fırında çalışan 12 yaşlarında bir çocuk gördüm. Çocuğun yaşı küçüktü ama taşıdığı yük çok büyüktü. Babasının mezarı için mermer parası biriktirmeye çalışıyordu.

Onu gördüğümde aklımdan çok şey geçti.

Biz çocukken zamanın geçmesini beklerdik. Bir an önce büyümek isterdik. O çocuk ise belki de çocukluğunu yaşayamadan hayatın içine atılmıştı.

İşte burada zamanın başka bir yüzüyle karşılaşıyorum.

“Bazılarımız geçmişe özlem duyduğu için zamanın hızlı geçtiğini düşünüyor, bazılarımız geleceğe yetişmeye çalışırken bugünü kaçırıyor. Bazılarımız ise kaybettiklerinin ardından geçmişte kalan güzel günleri yeniden bulmaya çalışıyor.”

Belki de yaşlandıkça zamanın hızlanmasının bir nedeni de budur.

Çünkü geçmiş çoğalıyor.

Çocukluk, gençlik, askerlik, eski dostluklar, kaybettiklerimiz, artık olmayan evler, değişen sokaklar… Bir gün dönüp baktığımızda “Daha dün olmuştu” dediğimiz şeylerin üzerinden yıllar geçtiğini görüyoruz.

Oysa zaman hızlanmadı.

Biz çoğaldık. Hafızamız çoğaldı. Kaybettiklerimiz çoğaldı.

Belki zamanı yavaşlatmanın yolu da saati durdurmak değil, hayatın içine yeniden yenilikler koymaktır. Yeni bir şey öğrenmek, farklı bir yere gitmek, yeni insanlarla tanışmak, bir kitabın içinde kaybolmak, uzun zamandır aramadığımız bir dostu aramak…

Çünkü hayatı sadece tüketirsek günler birbirine karışıyor.

Ama gerçekten yaşarsak, her gün hafızamızda kendine bir yer buluyor.

Ve galiba benim için yaşlanmanın en güzel tarafı da burada başlıyor:

Zamanı durduramayız ama ona nasıl bakacağımıza hâlâ kendimiz karar verebiliriz.

Belki mesele, “Zaman neden bu kadar hızlı geçiyor?” diye sormak değil.

Asıl soru şu:

“Ben bu hızla geçen zamanın içinde gerçekten yaşıyor muyum?”