Bu turnuvada kazanan; plansız heyecan değil, disiplin oldu. Kazanan; tesadüfler değil, plan, program ve uzun yıllara yayılan çalışma oldu. Kazanan; bireysel yıldızların parladığı bir gösteri değil, takım olabilenlerin ortak emeği oldu. Futbolun en güzel tarafı da belki budur. Sahaya çıkan on bir oyuncunun aynı hedefe inanması, milyonlarca euroluk transferlerden ve büyük isimlerden çok daha değerli olabiliyor. Ve şampiyon İspanya.
Bir kez daha gördük ki her turnuva, reklam kampanyalarıyla kazanılmıyor. Şişirilmiş kadrolar, bitmek bilmeyen tanıtımlar, siyasi mesajlarla desteklenen organizasyonlar ya da futbolun görünmeyen güç odaklarının favorileri her zaman mutlu sona ulaşamıyor. Futbol; sahada oynandığında güzel. Topun konuştuğu yerde hesaplar, senaryolar ve algılar çoğu zaman anlamını yitiriyor.
Bu turnuvada yalnızca futbol değil, duruşlar da konuşuldu. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'in uluslararası kamuoyunda sergilediği tavır da birçok kişi tarafından dikkatle takip edildi. Sporun siyasetten tamamen bağımsız olmadığını biliyoruz. Ancak insanların beklentisi, sporun ayrıştıran değil birleştiren bir güç olmasıdır. Ne yazık ki bu turnuva zaman zaman futbolun önüne geçen tartışmalarla da anıldı. Hakem kararlarından organizasyon tercihine kadar birçok konuda soru işaretleri oluştu. Bazı ülkelerin kayırıldığı yönündeki iddialar, bazı kararların adalet duygusunu zedelediğini düşünen geniş kitleler tarafından sıkça dile getirildi. Futbolun, insanların ortak sevinci olması gerekirken zaman zaman kutuplaşmaların gölgesinde kalması turnuvanın en üzücü taraflarından biri oldu.
Bizim açımızdan bakıldığında ise millî takımımız beklentilerin oldukça gerisinde kaldı. Elbette daha fazlasını hayal etmiştik. Ancak her başarısızlık doğru dersler çıkarıldığında yeni başarıların başlangıcı olabilir. Önemli olan aynı hataları tekrar etmemektir. Futbolda olduğu gibi hayatta da gelişmenin yolu, eksikleri görmekten ve üzerine cesaretle gitmekten geçiyor.
Turnuvanın bana göre en güzel sürprizlerinden biri ise TRT'nin yayın ekibiydi. Spikerlerin anlatımı, yorumcuların katkıları ve yayın kalitesi gerçekten takdiri hak etti. Maçları yalnızca izlemekle kalmadık; onların heyecanını da hissettik. Bazen iyi bir anlatım, ekran başındaki milyonları maçın içine çekebiliyor. TRT ekibi bunu büyük ölçüde başardı.
Bir başka güzellik ise futbolun sadece büyük ülkelerden ibaret olmadığını yeniden göstermesiydi. Yeşil Burun Adaları'nın ortaya koyduğu mücadele, Mısır Millî Takımı'nın teknik direktörünün karakteri ve sahadaki duruşu gibi birçok ayrıntı turnuvaya farklı bir renk kattı. Kupayı kazanamasalar bile insanların gönlünü kazanan takımlar ve isimler vardı. Belki de sporun gerçek değeri tam olarak burada saklıdır.
Yoğun çalışma temposunda, hayatın yorgunluğu ve gündemin ağırlığı arasında bu turnuva birçok insan için kısa da olsa bir nefes alma fırsatı sundu. Geceleri ekran başında aynı heyecanı paylaşmak, bazen bir gol sevincinde, bazen de bir mağlubiyetin hüznünde ortak duygularda buluşmak, sporun birleştirici yönünü bir kez daha hatırlattı.
Son düdük çaldığında kupa İspanya'nın ellerindeydi. Ama geride kalan en büyük mesaj şuydu: Futbolda en büyük yıldız, birlikte hareket edebilen takımdır; en büyük güç ise disiplin, emek ve adalettir. Bu değerler kazandığında yalnızca bir ülke değil, futbolun kendisi de kazanmış olur.
Belki de bu Dünya Kupasının gerçek kahramanı, Pinokyo'yu sabırla yontan Gepetto Usta gibiydi. Yıldızlar değil; sabırla yetiştirenler, planlayanlar, yıllarca emek verenler kazandı. Çünkü her büyük takımın arkasında görünmeyen bir Gepetto Usta vardır.