Okulların tatil olduğu bu dönemi Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu ve Prof. Dr. Ahmet Aslan’dan vicdan, Özbenlik, adalet gibi kavramları okuyarak geçirdim ve ondan aldığım bilgileri derleyerek sizle paylaşmak istedim.
İnsan bazen en büyük savaşını dışarıdaki insanlarla değil, kendi zihniyle verir. Dışarıdan bakıldığında güçlü, başarılı, mücadeleci görünen biri; geceleri kendini yetersiz hissedebilir, sevilmediğini düşünebilir ya da en yakınlarını kaybetme korkusuyla yaşayabilir. Kişi, ne kadar başarılı olursa olsun, içinde hep eksik, değersiz ya da yeterince iyi olmadığına dair sessiz bir inanç taşır.
Kendini değerli göremeyen insanlar sevgiyi de çoğu zaman koşullu yaşamaya başlar. "Beni gerçekten severler mi?", "Bir gün beni terk ederler mi?", "Yanlış bir şey söylersem benden vazgeçerler mi?" gibi düşünceler zihinlerini sürekli meşgul eder. Bu nedenle kendilerini ifade etmekte zorlanırlar. Hissettiklerini içlerinde tutarlar, kırıldıklarında susarlar, mutlu olduklarında bile bunu tam anlamıyla yaşayamazlar. Çünkü zihnin bir köşesinde her zaman olabilecek en kötü senaryo hazır beklemektedir.
Bu durum yalnızca kişinin kendisini değil, ailesini de etkiler. Sürekli anne-babasını, eşini ya da çocuklarını düşünmek, başlarına kötü bir şey geleceğine inanmak, telefon geç açıldığında felaket senaryoları üretmek aslında sevginin büyüklüğünden çok, kaybetme korkusunun derinliğini gösterir. Zihin sürekli geleceği kontrol etmeye çalışır. Oysa hayatın kontrol edilemeyeceği gerçeği, bu insanlarda kaygıyı daha da artırır. Sürekli "ya olursa" düşüncesiyle yaşamak, bugünün huzurunu fark ettirmeden elinden alır.
Bu kusurlu özbenliğin oluşmasında aile ortamının önemli bir payı vardır. Sürekli eleştirilen, yaptığı doğrular yerine yanlışları görülen, sevgiyi başarıyla ilişkilendirerek büyüyen çocuklar zamanla kendilerini yeterli hissetmemeye başlar. Bazen aşırı otoriter bir baba, bazen sevgisini göstermekte zorlanan bir anne, bazen de sürekli kıyaslayan öğretmenler bu duygunun temellerini atabilir. Elbette her insanın hikâyesi farklıdır; ancak çocuklukta alınan mesajlar, yetişkinlikte kişinin kendi kendine söylediklerine dönüşür. Bir zamanlar dışarıdan duyduğu "Sen eksiksin." cümlesi, yıllar sonra kendi iç sesi olur.
İç dünyasında bu kadar yoğun bir adalet arayışı yaşayan insanların dikkat çeken bir başka yönü ise dış dünyadaki haksızlıklara karşı gösterdikleri tahammülsüzlüktür. Çünkü kendine karşı acımasız davranan kişi, çoğu zaman başkalarına yapılan haksızlıkları da görmezden gelemez. Adalet onun için yalnızca hukuki bir kavram değildir; vicdanın, insanlığın ve karakterin temelidir. Bu nedenle bir yerde haksızlık gördüğünde sessiz kalamaz. Çoğu insanın görmezden geldiği olaylarda bile tepki gösterir, yanlış yapanları isim vererek eleştirmekten çekinmez.
Ne var ki bu tavır, çoğu zaman kişiyi zor durumlara sürükleyebilir. Çünkü toplumun her döneminde doğruları söylemek kadar, onları nasıl ve ne zaman söyleyeceğini bilmek de önemlidir. Duyguların etkisiyle yapılan çıkışlar, haklı bir düşüncenin bile yanlış anlaşılmasına neden olabilir. Sonuçta kişi kendisini sürekli tartışmaların, kırgınlıkların ya da hukuki sorunların içinde bulabilir. Oysa amacı kavga etmek değil, adaletin yerini bulmasını istemektir.
Bu hassasiyetin kökeninde de yine çocukluk deneyimleri bulunabilir. Küçük yaşlarda haksızlığa uğrayan, kendisini savunamayan ya da çevresinde adaletsizliklere tanıklık eden bireyler, ilerleyen yıllarda adalet konusuna çok daha duyarlı hâle gelebilirler.
İlginç olan ise kusurlu özbenlik ile adalet hassasiyetinin birbirini besleyebilmesidir. Kendini değersiz hisseden birey, başkalarının değersizleştirilmesine daha fazla tepki gösterir. Kendisi anlaşılmadığı için başkalarının da anlaşılmasını ister. Kendi yaralarını saramamış olması, başkalarının yaralarını daha çabuk fark etmesini sağlar. Bu nedenle vicdanı güçlü, empati düzeyi yüksek ve doğruluk duygusu gelişmiş insanlar arasında çocuklukta derin duygusal yaralar taşıyanlara sıkça rastlanır.
Ancak unutulmaması gereken önemli bir gerçek vardır: “Adalet duygusu, öfkeyle değil bilgelikle birleştiğinde gerçek gücüne ulaşır. Aynı şekilde kusurlu özbenlik de kader değildir. İnsan, geçmişini değiştiremez ama geçmişinin bugününü yönetmesine izin vermeyebilir. Kendini tanımak, çocuklukta edinilen yanlış inançları fark etmek ve gerektiğinde profesyonel destek almak; hem iç dünyadaki değersizlik hissini azaltabilir hem de adalet mücadelesini daha sağlıklı, daha etkili ve daha sürdürülebilir bir zemine taşıyabilir.”
Çünkü insan önce kendi içindeki değeri görebildiğinde, dış dünyadaki adalet mücadelesini de daha güçlü, daha dengeli ve daha kalıcı bir şekilde sürdürebilir. Gerçek değişim, çoğu zaman insanın kendi içinde başlar.