Haberlerde bir kadın cinayeti geçer.

Yirmi saniye.

Sonra hava durumu: Yağmurlu, on üç derece.

Hayat kaldığı yerden devam eder.

Bir anneye sorsak:

"Hiç korktun mu?"

Bir kız kardeşe sorsak:

"Eve dönerken adımlarını hızlandırdığın oldu mu?"

Çoğu zaman sormayız. Çünkü cevabı duymak istemeyiz.

Bir kadın sokakta yürür.

Kulaklık takar.

Telefonunu açmış gibi yapar.

Anahtarlarını avucunda sıkar.

Arkadan gelen ayak seslerini sayar.

Bu bir alışkanlık değildir.

Bir tür hayatta kalma bilgeliğidir.

Güvenli evler açılır.

Danışma hatları kurulur.

Yasalar yazılır.

Bunların hepsi gereklidir.

Ama hiçbir yangın, yalnızca dumanla başlamaz.

Bir yerde küçük bir kıvılcım vardır.

Bazen bir cümlede.

Bazen bir kahkahada.

Bazen kimsenin önemsemediği bir şakada.

Çocuk duyar.

Genç tekrar eder.

Yetişkin normal sanır.

Ve bazı şeyler, fark edilmeden hayatın dili hâline gelir.

Bir kadın sustuğunda, o sessizlik boş değildir.

İçinde yarım kalmış cümleler vardır.

Yutulmuş itirazlar.

Vazgeçilmiş mücadeleler.

Ve belki de en çok, kimsenin duymayacağına dair bir inanç.

Sonra biri konuşur.

Bir başkası başını çevirir.

Bir diğeri konuyu değiştirir.

Sessizlik böyle büyür.

Kimsenin sahip çıkmadığı bir gölge gibi.

Belki de asıl soru şudur:

Yangın çıktığında ne yaptığımız değil,

ilk kıvılcımı gördüğümüzde nereye baktığımız.

Şimdi yine sessizlik.

Haber biter.

Hava durumu:

Yağmurlu, on üç derece.

Bir kadın anahtarını biraz daha sıkı tutar.

Bir kadın eve dönüş yolunu değiştirir.

Bir kadın söyleyeceklerini içine gömer.

Ve biz, her gün biraz daha alışırız.

Belki de en büyük kriz, olanlar değil;

olanlara alışabilme kabiliyetimizdir.