Eski bir söz der ki:

“İyilik ettiğinin şerrinden emin olma.”

Düşmanın açtığı yara görünür.

İnsan ona hazırlıklıdır.

Kabuk bağlaması da çoğu zaman mümkündür.

Asıl sarsıntı ise güvenerek uzattığın elin bir gün sana çevrilmesidir.

O an yalnızca bir insanı değil, insana dair kurduğun sessiz inancı da kaybedersin.

Çünkü iyilik, yalnızca bir davranış değildir.

İnsan, iyilik yaparken farkına varmadan kalbinden bir parça da verir.

Bu yüzden nankörlük, verilen emeği değil; emanet edilen güveni incitir.

Ne tuhaftır ki bazı insanlar, gördükleri iyiliği bir armağan gibi taşıyamaz.

Minnetin olgunlaştıracağı yerde, borçluluk duygusunun gölgesinde ezilirler.

O gölge zamanla şükrü değil, kırgınlığı…

Vefayı değil, öfkeyi büyütür.

Yine de çözüm, kalbin kapılarını kapatmak değildir.

Merhamet, kör olmak demek değildir.

İyilik, basiretini askıya almak hiç değildir.

İnsan, cömertliğini korurken sınırlarını da koruyabilmelidir.

Çünkü güven, rastgele dağıtılan bir hediye değil; emekle inşa edilen bir emanettir.

Belki de hayatın en sessiz derslerinden biri şudur:

En derin yaralar, düşmanın attığı taştan değil…

Dost bildiğin kapının eşiğinde ayağına batan küçük bir kıymıktan kalır.