Soğuk bir Petersburg akşamüstü. İvan Turgenyev evine doğru yürürken, titreyen bir el uzanır önüne. Bir dilenci.

Ceplerini yoklar; ne bir gümüş ne de bir bakır bozukluk vardır.

Bunun üzerine adamın soğuktan çatlamış ellerini kendi avuçlarının arasına alır. Gözlerinin içine bakarak usulca,

—Kusura bakmayın kardeşim, yanımda verecek bir şey yok, der.

Dilencinin yüzü bir anda değişir.

— Verdiniz ya efendim… Bana 'kardeşim' dediniz.

Belki de insanın en derin ihtiyacı, yardım görmekten önce görülmektir. Çünkü bazen yoksulluk, cebin boşluğundan çok, kimsenin gözünün içine bakmamasıdır.

Birine "kardeşim" demek, aynı aileden geldiğini söylemek değildir. Onun da incinebilen, umut eden, onur taşıyan bir insan olduğunu kabul etmektir.

Gündelik hayatın telaşı içinde bu kabulü ne kadar kolay unutuyoruz.

Kasadaki görevliyi. Kapıyı tutan güvenlik görevlisini. Temizlik yapan çalışanı. Her gün yanından sessizce geçip gittiğimiz bir yabancıyı.

Kaçına gerçekten bakıyoruz?

Belki de dünyayı yalnızca büyük iyiliklerin değiştireceğini sanıyoruz. Oysa bazen bir insanın bütün yalnızlığını dağıtan şey, uzatılan bir servet değil; içten söylenmiş tek bir kelimedir.

Turgenyev'in cebinde o akşam hiçbir şey yoktu. Verdiği, elindeki değil, gözlerindeydi.

Çünkü bazen bir kelime, bir insanın yeniden kendini insan gibi hissetmesine yeter.