Van’dan Erivan’a geçtiğimiz günlerde yapılan yolculuğu yalnızca bir ticaret odasının yurtdışı ziyareti olarak okumak, olup bitenin anlamını fazlasıyla küçültmek olur.
Van Ticaret ve Sanayi Odası’nın kalabalık bir iş insanı heyetiyle Erivan’a gitmesi ve Ermenistan iş dünyasının temsilcileriyle bir araya gelmesi, ekonomik olduğu kadar toplumsal bir adımdır.
Çünkü bazı coğrafyalarda ticaret yalnızca ticaret değildir.
Bazen bir masanın iki tarafında oturabilmek bile yılların oluşturduğu mesafeyi azaltmaya başlar.
Van Ticaret ve Sanayi Odası ile Ermenistan Sanayiciler ve İşadamları Birliği’nin ziyaretin ardından yayımladığı ortak basın açıklaması da tam olarak bu nedenle önemlidir.
Açıklamada karşılıklı ticaretin geliştirilmesi, yatırımların artırılması, sınır kapılarının açılması ve iki ülke arasındaki normalleşme sürecinin desteklenmesi yönünde verilen mesajlar yalnızca iş dünyasının beklentilerini anlatmıyor.
Bu mesajlar aynı zamanda yıllardır birbirinden uzak kalmış iki komşu toplum arasında temasın yeniden kurulabileceğine işaret ediyor.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler elbette ağır bir tarihsel yük taşıyor.
İki toplumun geçmişe ilişkin anlatıları, hafızaları, acıları ve tarih yorumları birbirinden farklı olabilir.
Bunların hiçbirini görmezden gelmeye gerek yok.
Geçmişi unutmaya da gerek yok.
Ama geçmişi hatırlamak ile geçmişin bütün gelecek kuşakların birbirleriyle nasıl ilişki kuracağını sonsuza kadar belirlemesine izin vermek aynı şey değildir.
Barış zaten herkesin geçmiş konusunda aynı düşünmeye başlaması anlamına gelmez.
Barış, farklı hafızalara rağmen yan yana yaşayabilme ve konuşmaya devam edebilme iradesidir.
Bu nedenle Van’dan Erivan’a giden heyetin taşıdığı şey yalnızca yeni ticari bağlantı ihtimali değildi.
O yolculuk aynı zamanda uzun yıllardır kapalı duran bir coğrafyada yeniden temas kurma ihtimalini taşıyordu.
Sınır kapılarının açılması talebini de yalnızca kamyonların daha kısa yoldan geçebilmesi meselesi olarak değerlendirmemek gerekir.
Sınırlar açıldığında yalnızca mallar dolaşıma girmez.
İnsanlar dolaşıma girer.
Fikirler dolaşıma girer.
Hikâyeler dolaşıma girer.
Ve belki de en önemlisi, insanlar birbirleri hakkındaki bilgilerini yalnızca geçmişin çatışmalarından, siyasal söylemlerden ve karşılıklı önyargılardan edinmek zorunda kalmaz.
Birbirlerini görmeye başlarlar.
Birbirleriyle konuşmaya başlarlar.
Birbirlerinin gündelik hayatlarını tanımaya başlarlar.
Tam da Van TSO heyetinin Erivan’da bulunduğu günlerde, tamamen tesadüf eseri ben de Ani’deydim.
Bu iki olayın aynı günlere denk geldiğini sonradan düşündüğümde, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkinin tuhaflığını belki de en iyi anlatan yerlerden birinin Ani olduğunu fark ettim.
Bir tarafta Türkiye, hemen karşı yamaçta Ermenistan ve arada Arpaçay.
Karşı kıyı gözle bakıldığında inanılmaz derecede yakın.
Fakat siyaset ve tarih devreye girdiğinde aynı kıyı yıllardır çok uzak.
Ani’de yürürken bir başka gerçek de insanın karşısına bütün açıklığıyla çıkıyor.
Bu coğrafyanın tarihi hiçbir zaman tek bir halka, tek bir kültüre ya da tek bir anlatıya sığmadı.
Ermeni tarihinin ve kültürünün en önemli merkezlerinden biri olan Ani, aynı zamanda farklı dönemlerde farklı halkların, inançların ve kültürlerin birbirine temas ettiği büyük bir tarihsel kavşak.
Bugün iki ülkeyi birbirinden ayıran Arpaçay’ın kıyısında dururken, yüzyıllar boyunca insanların, malların, kültürlerin ve hikâyelerin bu coğrafyada nasıl dolaştığını düşünmemek zor.
Belki de tam bu nedenle Van’dan insanların Erivan’a gitmesi ya da Ermenistan’dan insanların Van’a gelmesi sıradan bir seyahat değildir.
Her karşılaşma, yıllar içinde oluşmuş zihinsel sınırların biraz daha sorgulanmasını sağlayabilir.
Çünkü önyargı çoğu zaman temasın olmadığı yerde büyür.
İnsanların birbirleri hakkındaki bilgileri yalnızca tarihsel çatışmalardan ve siyasal söylemlerden oluştuğunda, karşı taraf giderek gerçek insanlardan oluşan bir toplum olmaktan çıkar.
Soyut bir “öteki”ne dönüşür.
İşte tam burada gazeteciliğin önemi ortaya çıkıyor.
Gazetecilik yalnızca kriz çıktığında mikrofon uzatan bir meslek değildir.
Çatışmaları haber yapmak kadar, çatışmaların azalmasını sağlayabilecek gelişmeleri görünür kılmak da gazeteciliğin işidir.
Barış gazeteciliğinin temel düşüncesi de aslında budur.
Barış gazeteciliği sorunları saklamak değildir.
Tarihsel anlaşmazlıkları önemsizleştirmek değildir.
Taraflardan birini haklı ilan etmek hiç değildir.
Barış gazeteciliği, dünyayı yalnızca “biz” ve “onlar” biçiminde anlatmamayı önerir.
Karşı tarafı homojen, değişmez ve sürekli tehdit oluşturan bir topluluk olarak sunmaktan kaçınır.
Sadece devletlerin ve siyasetçilerin değil, sıradan insanların da sesini duymaya çalışır.
Çatışmayı anlatırken çözüm ve temas ihtimallerini görünmez kılmaz.
Bu nedenle Van yerel basınının son Erivan ziyaretine gösterdiği ilgi önemlidir.
Fakat bundan sonrası daha önemlidir.
Van basınının yalnızca Van TSO’nun Erivan’a gittiğini ve hangi görüşmelerin yapıldığını haberleştirmesiyle yetinmemesi gerekir.
Erivan’daki insanların Van hakkında ne düşündüğünü de merak etmelidir.
Van’daki insanların Ermenistan hakkında gerçekte ne bildiğini de araştırmalıdır.
Sınır açılırsa hayatı değişecek Vanlı esnafı da dinlemelidir.
Aynı soruyu Ermeni bir tüccara da yöneltmelidir.
İki taraftaki gençlerin birbirleri hakkında hangi imgelerle büyüdüğünü de sormalıdır.
Van’dan Erivan’a gidenlerin gördüklerini anlatması kadar, Erivan’dan Van’a gelen insanların ne gördüğünü de anlatmalıdır.
Gazetecilik tam da burada bir tercih yapar.
İsterse yıllardır kurulmuş duvarları daha da yükseltebilir.
İsterse o duvarlarda küçük pencereler açabilir.
Barış gazeteciliğinin anlamı biraz da budur.
Sınırın öte tarafına bakabilmek.
Ve orada yalnızca tarihsel bir “karşı taraf” değil, yaşayan insanlar olduğunu gösterebilmek.
Van açısından bu mesele ayrıca önemlidir.
Çünkü Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşmenin ekonomik, turistik ve toplumsal sonuçlarını doğrudan hissedebilecek kentlerin başında Van geliyor.
Bu nedenle Van’ın gazetecileri de sürecin uzaktaki seyircileri değildir.
Tam tersine, bu coğrafyada nasıl bir dil kurulacağı konusunda önemli bir sorumluluk taşıyorlar.
Bu sorumluluk normalleşme sürecini sorgusuz sualsiz desteklemek anlamına gelmez.
Gazetecilik eleştirel olmalıdır.
Sorun varsa yazmalıdır.
Siyasi hesap varsa sorgulamalıdır.
Ekonomik beklentilerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini araştırmalıdır.
Ama gazeteciliğin eleştirel olması, her olumlu teması kuşkuyla karşılamasını ya da iki halk arasındaki her ilişkiyi geçmişteki çatışmaların diliyle anlatmasını gerektirmez.
Çünkü barış gazeteciliği ile propaganda arasındaki en önemli fark tam da burada ortaya çıkar.
Propaganda bize ne düşünmemiz gerektiğini söyler.
Gazetecilik ise daha fazla insanı, daha fazla deneyimi ve daha fazla ihtimali görmemizi sağlar.
Van TSO ile Ermenistan Sanayiciler ve İşadamları Birliği’nin birlikte açıklama yapması bu nedenle küçümsenmemelidir.
Bir basın açıklaması elbette yüz yılı aşan sorunları çözmez.
Bir iş insanları buluşması toplumları bir gecede birbirine yakınlaştırmaz.
Bir sınır kapısının açılması da geçmişin bütün acılarını ortadan kaldırmaz.
Ama barış zaten bir sabah ansızın ortaya çıkan büyük bir sonuç değildir.
Barış çoğu zaman küçük temasların birikmesiyle oluşur.
Önce insanlar karşılaşır.
Sonra kurumlar konuşur.
Sonra öğrenciler, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, esnaf ve sivil toplum birbirini tanımaya başlar.
Bir süre sonra karşı taraf, yalnızca hakkında konuşulan soyut bir topluluk olmaktan çıkar.
İnsan yüzü kazanır.
İşte gazeteciliğin en önemli katkısı da belki burada ortaya çıkar.
İnsanları birbirleri hakkında daha fazla, daha doğru ve daha insani bilgiyle buluşturmak.
Bunun için geçmişi inkâr etmeye gerek yoktur.
Aksine geçmişi bilmek gerekir.
Fakat geçmişin bütün geleceği rehin almasına da izin vermemek gerekir.
Ani’de Arpaçay’ın karşı tarafına baktığımda aklımdan geçen şeylerden biri tam olarak buydu.
Karşınızda başka bir ülke var.
Fakat o kadar yakın ki sınır denilen şeyin bazen ne kadar siyasi ve ne kadar insani bir mesele olduğunu hissediyorsunuz.
Coğrafya bu iki toplumu birbirine çok yakın yerleştirmiş.
Tarih ve siyaset ise uzun yıllar birbirinden uzak tutmuş.
Şimdi küçük de olsa tersine doğru bir hareket var.
Van’dan Erivan’a insanlar gidiyor.
Erivan’dan Van’a insanlar geliyor.
İş insanları aynı masaya oturuyor.
Ortak açıklamalar yapıyor, sınırların açılmasını istiyor.
Bunları olduğundan büyük göstermeye gerek yok.
Ama küçümsemeye de gerek yok çünkü bu topraklarda yeterince duvar örüldü.
Yeterince kapı kapandı.
Gazeteciliğin görevi yeni duvarlar örmek olmamalı.
Belki artık biraz da açılan kapıları, kurulan temasları ve konuşmaya başlayan insanları anlatmak gerekiyor.
Barış gazeteciliği tam da burada başlıyor.
Sınırın öte tarafına bakabilmekle.