Nerde eski seçimler diye dertleniyor orta yaşı geride bırakanlar.

 

“Eskiden böyle mi olurdu” diye başlayan sitemlerin sonu yok.

 

90’lı yıllardaki seçimleri hatırlıyorum ben.

 

Seçimlerle ilk tanışman 1991 yılı oldu.

 

12 Eylül Darbesi’yle yasaklı olanlar (Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş), siyasi arenaya 1991 Genel Seçimleri ile geri döndüler.

 

O sıralar 11 yaşında bir çocuktum.

 

Bir sabah; hep televizyonda gördüğüm (TRT’nin Ajans haberlerinde), mütemadiyen elinde fötr bir şapka olan ‘ton ton’ amcanın resmiyle uyandım.

 

Dış duvarında bir metrekarelik sarı-siyah ‘PTT’ tabelası olan iki katlı misafir odamızın ortasında duruyordu. (Eskiden köylerde tek bir evde telefon olurdu: muhtarın evinde. Dedemin eski zamanlarda muhtarlığından dolayı, ailede muhtar olmasa da telefon hep bizde kaldı ve biz PTT acentesiydik…)

 

O güne kadar gördüğüm en büyük fotoğraftı.

 

Süleyman Demirel fotoğrafı…

 

Yıkık-dökük ilkokulumuzun Atatürk Köşesi’ndeki Mustafa Kemal fotoğrafından bile daha büyüktü. (Atatürk Köşesi: O berbat okulun tek temiz ve düzenli olan yeriydi. İtina gösterilirdi. Aman ha, müfettişler her an gelebilirdi. O müfettişler, okulun eğitim duruma değil de Atatürk köşesinin düzenli ve temiz olmasına göre not verirdi herhalde…)

 

Hemen yanında ondan biraz daha küçük bir fotoğraf duruyordu: Nadir Kartal.

 

Nadir Kartal, DYP’nin Van adayıydı.

 

Bizim aşiretin önde gelenleri DYP’de karar kılmıştı.

 

Ortada ilginç bir durum vardı.

 

Kartal soyadlı birisi daha başta bir partiden adaydı.

 

Remzi Kartal, SHP.

 

SHP çatısı altında HEP adayı aslında.

 

Aynı aileden iki kişi birbirinden farklı iki partiden aday. (Bu durum Kürtlerin nasıl bölündüğünün en açık göstergesiydi aslında…)

 

*** 

 

90’lı yıllarda seçimler nedense hep güzel olurdu.

 

Çok renkli geçerdi, bizim için eğlenceydi.

 

Kahvehaneler kiralanırdı, seçim büroları olurdu.

 

Bayraklar asılırdı her tarafa.

 

Saat başı konvoylar geçerdi caddelerden, müzikler eşliğinde.

 

Şimdiki gibi iki parti olmazdı Van’da.

 

Doğru Yol, Anavatan, SHP, Refah, DSP, MHP…

 

Hepsi de iddialı olurdu.

 

En çok da kahvehaneler işimize gelirdi.

 

Öğrenciyiz, yurtta çay sadece sabah kahvaltısına demir bardaklarda verilirdi.

 

Ya çok sıcak olurdu içemezdin, ya da imamın abdest suyundan hallice…

 

Partiler ve adaylar, hatta aday adayları millete bedava çay dağıtırlardı.

 

 

O kahvehanelerde az çay içmedik.

 

DYP’nin kahvehanesinden çıkıp, SHP’nin kahvehanesine; oradan Anavatan’a, sonra Refah Partisi’ne, MHP’ye, bağımsız adayların kahvehanelerine…

 

*** 

 

Şimdi böyle değil.

 

Partiler, adaylar, aday adayları ‘sanal alanlar’  kiralıyorlar.

 

Afili çekilmiş bol rötuşlu fotoğraflar, zoraki bir gülümseme, anlamsız el hareketleri, arka kısımda photoshop marifeti şehir örnekleri, dil kurallarının anasını belleyen sloganlar ve ‘yapacağım,

 

kuracağım’ vaatleri…

 

Yapacaklarını söylüyorlar da nasıl yapacaklarını onlar da bilmiyor.

 

Çünkü en büyük yalanlardır seçim vaatleri ve bugüne kadar yerine getirildiği görülmemiştir.

 

Her şey sanal.

 

Kişiler gerçek ama hakiki değil, fotoğrafları hakikat görüntülerinden koparılmış, slogan ve vaatleri absürt ötesi…

 

Sokaklardaki renklilik yerel sitelerin sanal mekânlarına kaydı.

 

Bu sanal mekânlarda hakikati bulmak ne mümkün!

 

Bir zaman ve yer sıkıntısı yok.

 

Kiralanan alanların altı istenildiği şekilde doldurulabiliyor.

 

Yetmiyor; eş, dost, akraba hatta hanım ve çocuklara “büyük adam, Van’ı kurtaracak tek adam” şeklinde yorumlar yazdırılıyor.

 

Klavyeler sanal seçim alanlarının en vazgeçilmezi, hatta en önemli silahı oluyor.

 

Bu da yetmiyor; sosyal medya üzerinden sürdürülüyor propagandalar.

 

Bir yandan parti liderine hoş görünmek için rakip partilere, başkanlarına hakaretler, küçük düşürmeler, alay etmeler…

 

Öte yandan, kendisine puan getireceğini düşündüğü kişilerle çekilmiş fotoğraflar… (Bunu yaparken kendine hakaret ettiğinin farkında bile değil…)

 

Hedef kitleyi sanal ortamlarda sandıklarından değil.

 

Okunmayan gazetelere, izlenmeyen televizyonlara, hiç dinlenmeyen radyolara reklam vererek bize çok önemli bir gerçeği gösteriyorlar.

 

Aday olmak istedikleri partiler, hedef kitleyi çok da dikkate almıyor.

 

Bu yüzden ‘parası’ olan herkes, bu işi yapabileceğine inanıyor, daha da vahimi bunu paranın getirdiği bir ‘hak’ olarak görüyor. (En çok da AK Parti’den aday adayı olanlar…)

Haksız da değiller hani.

 

Seçmek fakirin, seçilmek zenginin hakkıdır bu topraklarda.