Ramazan Bayramı’nın ilk günleri geçti… Kapım sadece iki kez çaldı. İlkinde iki küçük çocuk vardı; gözlerinde utangaç bir heyecan, avuçlarında topladıkları şekerlerin bıraktığı iz… İkincisinde ise sadece bir çocuk… Tek başına ve sessizdi, sonra farkettim ki o da karşı komşumuzun çocuğuydu şekeri alması ve kaçıp evine girmesi bir oldu. Ve sonra… gün bitti. Kapım bir daha hiç çalmadı. Oysa ben hazırdım. Şekerlerimi almış, en güzel kâse olmasa da içime sinen bir kâsede özenle yerleştirmiştim. Belki daha çok çocuk gelir diye… Belki o eski bayramların sesini yeniden duyarım diye… Ama olmadı. O kâse dolu kaldı, benim içim ise biraz eksildi. Kimse gelmedi, kulağımın kapıda olması bana bir şey yapma fırsatı vermedi ama gelen olmadı.

İnsan böyle anlarda sadece kapısını değil, geçmişini de dinliyor. Eskiden kapılar susmazdı çünkü. Bir çocuk gider, diğeri gelirdi. Şimdi ise bir gün boyunca sadece üç küçük misafir… Bu bir tesadüf değil, bu bir değişimin sessiz ilanı. Belki güvenlik kaygısı belki çocukların teknoloji bağımlılığı belki bayrama önem verilmemesi belki belki… Şehirlerde büyüyen o görünmez duvarların, güvenlik kaygılarının, yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın bir sonucu… Köylerde belki hâlâ çocuk sesleri vardır, hâlâ bayram sokakta yaşanıyordur. Ama ya bir gün oralar da susarsa? İşte insanı en çok korkutan ihtimal bu…

Bu duruma sitem edip avuç dolusu ağlamak isterdim ama hayır… Ve sonra insan, kendi kapısının sessizliğinden daha ağır bir sessizliği düşünmeden edemiyor… Bugün, dünyanın bir yerinde, mesela İran’da… yakın zamanda öldürülen 168 çocuğun evinde bayram yok. O evlerde bugün ne kapı çalındı ne de şeker kâseleri hazırlandı. O çocuklar için bayramlık kıyafet alınmadı, alınamayacak da… Çünkü onlar artık yok. Bir annenin gözyaşı, bir babanın suskunluğu, bir evin eksilen sesi var sadece…

Biz burada kapımıza üç çocuk geldi diye üzülürken, bazı kapılar bir daha hiç çalınmayacak. Biz şeker koyduğumuz kâse dolu kaldı diye iç geçirirken, bazı sofralar tamamen boş… İşte bayramın en ağır tarafı da bu: Bir yerde sevinç eksilirken, başka bir yerde tamamen yok oluyor.

Oysa bayram; hatırlamaktır. Sadece geleni değil, gelemeyeni de… Sadece kapıyı çalanı değil, artık hiçbir kapıyı çalamayacak olanı da… Bayram; bir çocuğun yüzünde gülümseme olabilmektir. Ama biz, o gülümsemeyi koruyamadığımız sürece hangi bayramdan söz edebiliriz?

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Biz bayramı mı kaybediyoruz, yoksa bayram bizi mi terk ediyor?

Kapılarımızı kapattıkça, çocukların sesini unuttukça, uzaklardaki acılara gözlerimizi yumdukça… Bayram yavaş yavaş elimizden kayıp gidiyor. Geriye sadece takvimde bir gün, sofrada birkaç tatlı ve içimizde tarif edemediğimiz bir eksiklik kalıyor.

Bugün kapımı sadece üç çocuk çaldı… Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, çalınmayan kapılar, duyulmayan sesler ve hiç yaşanamayan bayramlar…

Ve ben o kâsedeki şekerlere bakarken şunu düşündüm: Bir çocuğun yaşayamadığı bayram, hepimizin eksik bayramıdır…