Belki fark ediyorsunuzdur; son zamanlarda yazılarımda sık sık çocuklardan bahsediyorum. Belki de bazı okurlarım “yine çocuklar” diye düşünüyordur. Ama bu sizleri sıkmasın. Çünkü bu mesele yalnızca benim meselem değil. Bu dava hepimizin davası. Dünyanın neresinde olursa olsun ölen, öldürülen ya da yerinden edilen her çocuk; aslında bizim çocuklarımızdan çok da farklı değildir. Çünkü bütün çocukların hayata bakışı aynıdır: Güvende olmak, oyun oynamak, öğrenmek ve büyümek. Ben de bir öğretmen olarak onların kaygılarını, korkularını ve beklentilerini anlamaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden kalemim dönüp dolaşıp yine çocukların dünyasına gidiyor.

Bugün dünya yeniden tehlikeli bir gerilim hattının etrafında dönüyor. Yıllardır yayılmacı politika güden ABD ve İsrail Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiler ve BOP planları çerçevesinde onlarca ülkeyi kendi hizmetleri için kullanmaktalar, kullanamadıklarını ise BOP planı çerçevesinde yerle bir ediyorlar. Bunun belki sondan önceki halkası olan İran’a da saldırmaya başladılar. İran, İsrail ve Amerika arasında yükselen sert açıklamalar, askeri hareketlilikler ve karşılıklı tehditler küresel gündemin merkezine yerleşmiş durumda. Televizyon ekranlarında konuşulanlar ise çoğu zaman aynı: füze menzilleri, savunma sistemleri, askeri stratejiler ve diplomatik restleşmeler. Fakat ben haritalara bakarken aklıma hep başka bir şey geliyor. O haritaların içinde yaşayan çocuklar…

Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Güç, koltuk ve siyaset bazen insan aklının ve vicdanının önüne geçebiliyor. Liderlerin verdiği kararlar milyonlarca insanın hayatını etkileyebiliyor. Özellikle gücün tek elde yoğunlaştığı ortamlarda, bir liderin siyasi geleceğini koruma kaygısı bazen ülkeleri daha sert politikalara sürükleyebiliyor.

Bugün uluslararası siyasette konuşulan bazı iddialar da bu gerçeği yeniden hatırlatıyor. Örneğin son dönemde dünya kamuoyunda, geçmişte adı bazı tartışmalı dosyalarla anılan siyasetçiler hakkında çeşitli yorumlar yapıldığını görüyoruz. ABD başkanı Donald Trump hakkında da, kamuoyunda sıkça konuşulan Jeffrey Epstein dosyaları bağlamında çeşitli iddialar ve yorumlar dile getiriliyor. Elbette bunların önemli bir kısmı siyasi tartışmalar ve duyumlar çerçevesinde değerlendiriliyor. Ancak dünya siyasetinin doğasında böyle tartışmaların zaman zaman dış politikadaki sertleşmelerle birlikte anılması da şaşırtıcı değildir. Çünkü tarih boyunca liderlerin iç politikadaki sıkışmışlıkları gölgelemek için dış krizleri büyüttüğü yönünde yorumlar yapılmıştır.

Fakat bu tartışmaların ötesinde değişmeyen bir gerçek var: savaşın gerçek bedelini liderler değil, halklar öder.

Ve halkların içinde en savunmasız olanlar da çocuklardır.

Bir çocuk için dünya çok basittir aslında. Okul yolu, arkadaşlarının kahkahası, annesinin sesi ve bir köşede duran oyuncak… Çocukluk dediğimiz şey güven duygusu üzerine kurulur. Oysa savaş bu güveni birkaç saniyede yok eder. Siren sesleriyle uyanan bir çocuğun dünyası artık eskisi gibi değildir. Pencereden gördüğü gökyüzü artık sadece bulutların değil, savaş uçaklarının geçtiği bir gökyüzüdür.

Savaş başladığında generaller haritalara bakar, liderler kürsülerden konuşur. Ama o sırada bir şehirde bir çocuk korkuyla annesine sarılır.

İşte bu yüzden ben savaş haberlerini izlerken yalnızca siyaset konuşamıyorum. Güç dengeleri, askeri stratejiler ya da diplomatik hesaplar elbette önemli olabilir. Ama benim aklım hep aynı soruya gidiyor: Bu kararların bedelini hangi çocuklar ödeyecek?

Belki de insanlığın en büyük sorunu tam burada yatıyor. Güç büyüdükçe vicdanın aynı hızla büyüyememesi.

Bugün dünya yeniden gerilimli bir dönemin eşiğinde dururken belki de en çok hatırlamamız gereken gerçek şudur: Savaşın kazananı yoktur. Çünkü savaş bittiğinde geriye yalnızca yıkılmış şehirler değil, yarım kalmış çocukluklar kalır.