Afetselliğin son derece yüksek olduğu bir coğrafyada yaşam, ancak o coğrafyanın gerçekliğine uygun bir yaşam sürdürmekle mümkün olabilir.
Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı 200’den fazla doğal afet ile 200 binden fazla can kaybı, 400 binden fazla yaralı, yüz binlerce kullanılmaz yapı ile 20 milyondan fazla insanın meydana gelen bu afetlerden doğrudan etkilenmesiyle ciddi bir “doğa sınavı” vermektedir. Bir afet coğrafyası olarak nitelenebilecek Türkiye, tarihi boyunca pek çok yıkıcı afetle karşılaşmış olsa da, bu afetlerin en yıkıcı ve akılda kalanları “depremler” olmuştur. Nitekim Türkiye, afetlerin en yıkıcısı olarak kayıtlara geçen 1939 Erzincan depremi (7.9), 1999 Marmara depremi (7.4) ve “asrın felaketi” olarak nitelenen, 06 Şubat 2023 tarihindeki Kahramanmaraş merkezli (7.8/7.6) depremler dolayısıyla 100 binden fazla can kaybına ev sahipliği yapmıştır. Bu tablo, Türkiye’nin, coğrafi konumu itibariyle doğal afetleri sıkça tecrübe eden bir ülke olmasına rağmen hala dirençli kentler oluşturamadığı, risk yönetimi politikalarını uygulayamadığı ve can kayıplarının önüne geçemediği gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Bu gün ise 6 Şubat 2023…
Saat 04.17…
Takvimde sadece bir tarih, hafızalarda ise silinmesi mümkün olmayan bir kırılma noktası.
11 ilin hafızasında yankılanan o saniyeler, bize hâlâ çok şey söylüyor…
Örneğin Enkaz altında kalan sorumluluk…
6 Şubat’ı anmak, yalnızca kaybettiklerimizi saymak değildir. 6 Şubat’ı anmak, bir daha aynı acıları yaşamamak için riskleri ciddiye almak, yapı güvenliğini sağlamak, afet bilincini toplumsal bir kültüre dönüştürmektir. Aksi hâlde sadece takvim yaprakları değişir; acılar ise hiç değişmez.
Ve kaybettiklerimizi unutmadık…
Çünkü depremler kader değildir; İhmaller, kader hiç değildir…
6 Şubat 2023, saat 04.17…
Kahramanmaraş merkezli depremler yalnızca on bir ili sarsmadı; Türkiye’nin afetlerle kurduğu ilişkiyi, hazırlık düzeyini ve yönetim kapasitesini de tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Sadece kırk beş saniye süren bir yer hareketi, on binlerce canı, milyonlarca yaşamı ve yılların ihmallerini enkazın altına gömdü. Ama asıl soru şu: Biz neyi enkazın altında bıraktık, neyi hâlâ oradan çıkaramadık?

Yoksa enkaz altında kalan SORUMLULUKLARIMIZ mı?
Cevap: EVET
Çünkü bu depremler, doğanın değil; plansızlığın, denetimsizliğin ve riskleri görmezden gelen anlayışın felaketidir.
Çünkü “Afet” olarak tanımlanan olaylar, yalnızca yer kabuğunun hareketi değildir.
Çünkü afet; risk yönetiminin yapılmadığı, yapı stokunun güçlendirilmediği, bilimsel uyarıların dikkate alınmadığı yerde ortaya çıkar.
Çünkü Kahramanmaraş merkezli depremler on bir ili yerle bir ederken, aslında çöken yalnızca binalar değildi. Çöken; yıllardır görmezden gelinen bilimsel uyarılar, denetimsiz yapılaşma, kağıt üzerindeki planlar ve sorumluluktan kaçan bir yönetim anlayışıydı
6 Şubat, bu gerçeği acı bir şekilde yüzümüze vurdu. Çünkü bu deprem, doğanın değil; ihmaller zincirinin eseriydi.

Depremler önlenemez olabilir; ama felaketler önlenebilir ya da yıkıcılık en aza indirilebilir. Ne var ki Türkiye’de afet yönetimi, hâlâ enkaz başında öğrenilen bir ders olarak görülüyor.
Risk analizi yapılmadan verilen ruhsatlar, denetlenmeyen betonlar, “sonra bakarız” anlayışı… Tüm bunlar 6 Şubat sabahı binlerce insanın hayatına mal oldu. Bu bir kader değil; açık bir yönetim başarısızlığıdır.
En acısı da şudur: Aynı cümleleri daha önce de kurduk. Erzincan’da, Gölcük’te, Van’da… Her büyük depremden sonra “bir daha olmayacak” dedik; ama bir daha oldu.
Çünkü hesaplaşmadık, gerçekliklerimizle yüzleşemedik, sorumluluğu sistematik biçimde üstlenmedik. Afet sonrası yardımı başarı saydık; afet öncesi ihmali ise hiç ama hiç konuşmadık.

Ama bu ülkenin bir de başka bir yüzü var. Enkazın başında sabahlayan gönüllüler, çocuğunu kaybedip başka çocukları kurtaran anneler, elindeki son lokmayı paylaşan insanlar…
Devletin eksik kaldığı yerde toplum fazlasını verdi. Bu dayanışma, bu ülkenin en büyük gücüdür. Ancak unutulmamalıdır: Dayanışma, iyi bir afet yönetiminin alternatifi değildir.
Artık yas tutmanın ötesine geçmek zorundayız. Çünkü bu ülke, acıyı da dayanışmayı da defalarca yaşadı.
Çözüm bellidir ama cesaret ister:
Artık öğrenme zamanı.
Artık önleme zamanı.
Artık sorumluluk alma zamanı.
Ve hep bir ağızdan haykırmalıyız:
Bilim merkezli planlama, rant değil risk odaklı kentsel dönüşüm, bağımsız ve etkin yapı denetimi, liyakatli kadrolar, güçlü yerel yönetimler ve toplum temelli afet eğitimi, afet fonlarının enkaz kaldırmaya değil, enkazı önlemeye ayrıldığı bir sistem istiyoruz!!!

Bugün, depremin yıldönümünde yas tutmak kadar, hesap sormak ve ders çıkarmak da bir sorumluluktur. Çünkü unutmamak, yalnızca hatırlamak değil; tekrar etmemek için afetlere karşı hazırlık yapmaktır.
Unutulmamalıdır ki her deprem bir uyarıdır.
… o kırk beş saniye, hâlâ bize şunu söylüyor: Unutmak yeniden başlamaktır!
“Hazır ol, çünkü bir sonraki saniye her şeyi değiştirebilir.”
Bu yüzden hafızaları sürekli canlı tutmak gerekir
Çünkü bir şehri yıkmak saniyeler sürer, yeniden kurmak ise yıllar alır.
Ama en önemlisi, o anın unutulmaması sağlanmalıdır.
En önemlisi de yaşanan bu felaket, Türkiye’nin afet tarihindeki en büyük acılardan biri olmanın ötesinde, bir toplumsal farkındalık çağrısı olmalıdır.
Hazırlığın Olmadığı Yerde Enkaz Konuşur
Artık gerçekliğimizle yüzleşme zamanı…
6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri, doğanın kaçınılmaz bir sonucu olmanın ötesinde, yıllardır ihmal edilen risk yönetimi politikalarının ağır bir bilançosu olarak tarihe geçmiştir.
…bu depremler, yalnızca on binlerce canı değil; Türkiye’nin afetlerle yüzleşme biçimini bir kez daha sorgulamıştır. Kalıcı çözüm ise hiç şüphesiz risk temelli politikalarla afetlere karşı hazırlık yapmaktır. Çünkü hazırlığın olmadığı yerde enkazlar konuşur.

Bu yüzden Acilen Kırılganlıktan Dirençliliğe Geçiş Sağlanmalıdır…
“Dirençlilik” artık bir kavramdan çok daha fazlası olmalıdır.
Çünkü afetlerle yaşamanın değil, afetlere rağmen ayakta kalmanın yolu sadece bu kadar basittir: HAZIRLIKLI OLMAK!
…TOKİ’ler, yeni binalar, yeni yollar, yeni umutlar… peki ya görünmeyenler?
Unutulmamalıdır ki; iyileştirme elbette ki önemlidir ancak dirençli kent olmanın yolu, sadece betonarme yapılardan değil; bilimden, ortak akıldan, eğitimli kadrolardan, hazırlıklı olmaktan, denetimden, riskleri en aza indirmekten ve planlı kentleşmelerden geçer…
Türkiye olarak artık bu kırık notlarımızın seyrini değiştirmeliyiz.
Türkiye, afet yönetiminde neden bir Japonya olmasın ki?