RAHMAN’IN ADIYLA...

Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile cömertçe verin. Ondan bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin. Nisa 4

İslam’ı bir kültür olarak değil, “ben Müslümanlardanım” deyip onun hayat rehberi olduğunu iman, ikrar ve tasdik etmiş olanlara atıfla; hayatımıza dair özünde Kur’anî fakat uygulamada cahilî olduğunu defaatle gördüğümüz meselelerden biri de mehir meselesidir. Tahriften payını oldukça fazla almış bu mevzuyu Kur’an’ın mihengine vurunca nasıl bir tablo ile karşılaşacağımızı merak ettik doğrusu. Sonuç pek de şaşırtıcı olmadı. Bu mevzu da diğer pek çoğu gibi İslam elbisesi giymiş fakat eteklerinden cahiliye akan bir hâle bürünmüş. Geleneksel bir motife dönen bu konuyu Kur’an nazarından değerlendirmeye çalışacağız. Eksikler bizden, mükemmellikler Allah’tandır.

Sözlükte ücret manasına gelen mehr (mehir), İslam hukukuna göre bir erkeğin evlenme talebinde bulunduğu kadına verdiği ve genelde maddi olmakla birlikte kadının isteğine göre manevi de olabilen bir bedeldir. Hiçbir beşerî düzen, din, gelenek, kültür ve yönetim; İslam’ın ve son tahlilde Kur’an’ın aile kurumuna ve onun üzerinden kadın haklarına verdiği değeri, atfettiği ehemmiyeti göstermemiştir. Toplumun en küçük ama olmazsa olmaz yapı taşı ve taşıyıcı kolonu ailedir. Dolayısıyla evlilik kurumu ciddi bir müessese olduğu gibi, ciddiyetle davranılması elzem olan bir oluşumdur.

Aile olma yolunda ilk ve belki de en önemli adım nikâh; nikâh için ise belirlenen mehir’dir. Fakat dinin bu kadar önem ve ayrıntı verdiği mehre Müslümanların aynı nispette önem verdiğini söylemek maalesef zor. Kur’an’da birçok ayette önemine binaen vurgulu ve detaylı değinilen bu durum, kültürel bir olgu gibi algılanan; laf olsun diye dile getirilip sonra da unutulup giden ve çoğunlukla Kur’an’dan kopuk pratiklerle çıkan bir hâl olarak çıkıyor karşımıza.

Bazen durum o kadar absürt bir hâl alıyor ki… Mesela bu konuda tek söz ve tasarruf yetkisi olan kadına danışılmadan belirlenen mehirden tutun, kimi zaman “süt hakkı” adı altında kadına zırnık koklatılmadan tamamen ailenin aldığı; genelde ise nafaka ile karıştırılan bir detay olarak görülmüş.

Mehir için bir teşbih yapmak gerekirse sanırım şu örnek çok da mübalağa olmaz: Hakkıyla ödenmiş bir mehrin bir kadın için ehemmiyeti; deniz yolculuğu yapan birinin çarşaf gibi sakin sularda yelkenlisi ile seyrüsefer hâlindeyken bir anda çıkan fırtına sonucu yelkenlisinin alabora olması sırasında ortaya çıkan bir can simidi gibidir. Hiçbir maddi geliri olmayan kadınların çaresizlikle katlanmak zorunda kaldıkları hayatları görünce bu can simidi bazen filika yerine bile geçebilir. Elbette bu ve bunun gibi mevzularda Kur’an’ın sözü bellidir. Mümin olma iddiasına sahip kadın veya erkek, fark etmez; eğer vahiy konuşmuşsa kendilerine susmak düşer ki bu imanın gereğidir. Ahzab 36

Başlık olarak seçtiğimiz Nisa suresi 4’e göre, kadının talebine cömertlik eşliğinde, gönül rızası ile verme ve onlar hibe etmedikleri sürece tenezzül etmeme emrini görmekteyiz.

Nikâh akdinde şahitler ve nikâhı kıyan biri olsa bile sonuç itibariyle bu durum iki kişi arasında gerçekleşir ve mehirin; süre, miktar, eğer edilecekse hibe konusu iki kişinin alacakları karar ile belirlenmeli; üçüncü şahısların müdahale veya pazarlıkları işin ruhunu zedeler mahiyettedir. Ayrıca kişinin kendi nikâhına kendisinin katılması tercih edilmelidir. Zira geleneğin genelde vekil atayarak kıydığı nikâhlarda ve dolayısıyla belirlenen mehirde şaibeler, inkâr ve istismarlar devreye girer ki girdiği sayısız evlilik mevcuttur. Bu ayette mehrin verilmesinin insanda bir verme ahlakı oluşturma ve geliştirme ideasını görüyoruz. Kişi eş olarak seçtiği birine karşı ilk adımda cömert olursa başkalarına karşı da cömert olması beklenir. Bir sonraki ayette ise:

“Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz; onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve böylece apaçık bir günah işleyerek onu verdiğiniz mehri geri alır mısınız? Daha önce birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve kendilerini koruyacağınıza dair nikâhta sizden sağlam bir söz almış oldukları hâlde verdiğiniz mehri nasıl geri alırsınız ki?” Nisa 20–21

Bir önceki ayette verme eylemine bir takdir ve teşvik varken bu sefer Rabbimiz verdiğimiz bir şeyi geri almama ahlakının oturmasını murad eder. Kur’an, bizi verdiğimiz sadakaları karşımızdakine minnet konusu yapmamamız konusunda uyarır (Bakara 2/264). Kaldı ki burda muhatabınız kendilerine koruma taahhüdünde bulunduğunuz hayat arkadaşınız ise; daha da hassas olmanız gerekir başka birini tercih etsenizdahi berikine verdikleriniz ne kadar yüklü olursa olsun “almayınız” uyarısına muhatap oluyoruz.

Ayetteki “yüklerle mal vermişseniz” pasajı üzerine anlatılan bir olay, ilk nesil Kur’an muhataplarının konuya ne kadar hassasiyet ve ciddiyetle yaklaştıklarının göstergesidir. Medine’de bir grup genç, Hz. Ömer’e gelip mehir yükünden dolayı evlenemediklerini şikâyet edip Medine kadınlarını uyarması konusunda ricacı olurlar. Bunun üzerine Hz. Ömer bir hutbe sırasında kadınların mehirlerini dört yüz dirhem ile sınırlandırır. Buna karşılık bir kadının, “Ey Ömer, Nisa suresinde bize verilmiş hakkı unuttun mu?” diye itiraz eder. Ve Ömer hatasını anlayıp, “Kadın isabet etti, Ömer ise hata etti. Ey Ömer, yaşlı bir kadın kadar dinini bilmiyorsun.” diye itiraf eder.

Elbette evlilik dâhil her alanda adaletin esas olduğunu ve bu ilke gereği mehirde de karşı tarafı ağır bir yükün altına sokmaktan sakınmak gerekir. Amma velâkin buna mukabil, maddi durumu gayet yerinde olanların da mehri az olan kadını hayır timsali gösterme romantizminden kaçınması gerekir. Çünkü adalet bunu gerektirir. Konu bağlamında kaide olacak bir diğer ayette durumun başka bir boyutunu görmemizi sağlar:

“Boşama iki kezdir. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmaktır. Kadınlara verdiklerinizden boşanmada bir şey almanız size helal olmaz. Ancak eşler Allah’ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam uygulayamamaktan korkarlarsa bu durum istisnadır. Siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacağından korkarsanız, kadının erkeğe fidye vermesinde her iki taraf için de bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Bakara 229

Evlilik, boşanma, mehir, nafaka, çocukların velayet hakkı vs.’nin fazlasıyla tahfif ve istismar edildiği durumlara tanık oldukça gayri ihtiyari akıllara şöyle bir soru takılıyor: Müslümanlar kendilerini bu ayetlerin muhatapları arasında saymıyor olabilirler mi? Aksi hâlde tüm bu hukuki kaideler İslam dairesi dışında olanlar için konulmuşçasına bir tavır söz konusu olmazdı. Sanırım burada bir resetlenme ihtiyacımız doğmakta. Kadın veya erkek, her bir Müslüman bu kadar ince işlenmiş bir sisteme uyumlu davransa; çekişmeli boşanma gibi bir mevzu ya da maddi anlamda eli güçlü olan tarafın karşısındaki kişiye bu kadar hoyratça muamele edebildiği olaylar yaşanmazdı zannımca. Ayetteki “Allah’ın sınırları” vurgusu ise bir Müslümanın yüreğinin titremesine sebep olacak bir uyarıdır. Her bir ayet adeta level atlatıyor; her seferinde vurgu ve uyarı daha da ağırlaşmakta. Önemsemediğiniz bir trafik uyarı levhasının hayatınızdan olma riskini barındırması misali, bir Müslümanın da nefsani davranması hâlinde Allah’ın sınırlarını çiğnemesine sebep olabileceğini yani gayretullaha dokunma tehlkesine karşı uyanık olunmasını hatırlatır.

Zahiren çok rahat anlaşılan bu ayetin alt metninde şu gerçek yatar: Boşanabilirsiniz; ama bu size hile hurda yolunu meşrulaştırmaz. Her ne verdiyseniz onu zorla geri almanız size helal değildir. Eğer boşanma konusunda erkeğin hukuki işlem başlatacak kadar dahi maddiyatı yok ise, kadın mehrinin bir kısmını fidye olarak verebilir. Ama bunda da yine gönüllülük esastır. Bir diğer ayette ise:

“Kendilerine mehir belirleyerek evlendiğiniz kadınları, onlara dokunmadan boşarsanız; kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (kocanın) vazgeçmesi durumu dışında belirlediğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Affetmeniz, mehirden vazgeçmeniz takvaya daha uygundur. Aranızda iyiliği unutmayın. Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarınızı görendir.” Bakara 237

Sadece nikâh kıyılmış ve mehir belirlenmiş olmasının dahi bir kadının hak sahibi olması için yeter sebep olması; ancak kadının da erkeğin de sahibi olan Allah’ın yüce değerler sisteminden damıtılmış lütfunun inceliği ile mümkün olabilirdi. Özel bir münasebet gerçekleşmemesi hâlinde bile mehrin yarısı garanti; diğer yarısından vazgeçilmesi de yine kadının takdirine bırakılmış ve erkeğin verdiği mehirden vazgeçmesinin de erdemli bir davranış olduğu Allah’ın Basar sıfatına bağlanarak, sizi gözetleyen asıl mekanizmanın devlet, polis, yargıç, hâkim vs. değil; El-Basîr olan Allah olduğu hatırlatılıp yeniden bu sıfatın sahibine imana davet eder. Şu hâlde “Ne kadar sübhansın!” demekten başka bir şeye varır mı insanın dili?

Örnek olarak vereceğimiz son ayette:

“Meşru şekilde, hakkını vererek sahip olduklarınızın dışında bütün evli kadınlar da haramdır. Bu Allah’ın size talimatıdır. Bunların dışındakilerin tümü; mal varlığınızdan bir kısmını vererek istemeniz, gayrimeşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı yoluyla almak şartıyla size helaldir. Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin. Bu yükümlülüğün tespitinden sonra başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. Kuşku yok ki Allah her şeyi bilendir, her hükmünde isabet edendir.” Nisa 24

Elbette konu ile ilgili ayetler bunlarla sınırlı değil; fakat yazımız sınırlı ve yeterlidir diye tahmin etmekteyiz. Nisa 25, Mümtehine 10 ve Maide 5 ayetleri de konu bağlamında bakılabilecek ayetlerdir.

Kur’an’ın resmen nokta atışı yaptığı ve ayrıntı verdiği bir meselede işin pratiğine baktığımızda tam tersi durumları görüyoruz. Evli bir kadının ekstra maddi bir geliri olsun ya da olmasın, Allah’ın belirlediği bir hak ve lütuf olan mehir hakkını; yine kadının rızası hariç hiçbir otoritenin ondan alma yetkisi ve hakkı yoktur. Evlilik yoluna girmiş yahut girecek olan herkesin bu konuyu ciddiye alması; tahfif ve gafletten sakınması, güvenli bir aile için daha başından itibaren sağlıklı bir zemin oluşturması açısından değerlidir.

Konuyu irdelerken şunun bilincine varmamız gerekiyor: Mehir boşanma ile ilgili değil, evlenme ile ilgili bir maddedir. Mehir, kadının inisiyatif ve tasarrufu ile belirlenen evlilik akdinin olmazsa olmazlarından olan hukuki bir haktır. Mehir verilen bir borç değil, geri alınmamak üzere verilen bir hibedir. Mehir zorla alınıp verilecek bir ücret değil; cömertçe, merhamet ve adalet temelli evliliğin geçerli kaidesidir. Mehir kadının ailesine başlık, süt parası, berdel adı altında verilebilecek bir ücret değil; birebir kadına verilmesi gereken, mağdur edilmeyeceğine dair bir garantidir. Ve mehir insanların lütfu değil, Allah’ın bir hediyesidir.

Siyer çalışması yapan her Müslümanın mutlaka okuduğu, birebir yaşanmışlığına dair elimizde kesin bir kanıt olmasa da içerdiği mesaj açısından bizce kayda değer bir örnekle noktalayalım: Hz. Ali’nin, Hz. Fâtıma için zırhını satıp karşılığında aldığı parayı mehir olarak verdiği söylenir. Bu olağan bir durum; ama görülmesi gereken nokta bizce şudur: O zırh, Hz. Ali’nin tüm mal varlığıydı ve onu mehir olarak vermişti.

Eşlerin birbirini rakip olarak değil refik olarak gördükleri; evlerini cahiliyenin karanlık ağları ile örmeyip vahyin aydınlığı ile ışıttıkları rol model evliliklerin olması, var olanların ise çoğalması duasıyla… Vesselam…