Telefon ekranı bir kez daha aydınlanıyor. Bir bildirim daha. Bir haber. Bir mesaj. Birinin başarı hikâyesi, bir başkasının kusursuz görünen hayatı. Parmağım ekranda aşağı kayıyor.

Biraz daha.

Biraz daha.

Sonra tuhaf bir şey fark ediyorum: Gün boyu onlarca şeye dokunmuşum ama hiçbir şeye gerçekten temas etmemişim. Kalabalığın ortasındayım; yine de içimde açıklayamadığım bir yalnızlık dolaşıyor.

Sabah aceleyle içilen kahveler, yetişilmesi gereken işler, ertelenmiş huzurlar… Modern insanın dili hep aynı cümleyi mırıldanıyor sanki: “Biraz daha olursa tamamım.”

Biraz daha para.

Biraz daha başarı.

Biraz daha görünürlük.

Biraz daha onay.

Ama “biraz daha”nın sonu gelmiyor. Çünkü bazen ihtiyacımız olan şeyi yanlış yerde arıyoruz.

Sessiz Bir Akşam

Şehir susmamaya yemin etmiş gibiydi. Arabaların uğultusu pencereden içeri sızıyor, telefon masanın üzerinde aralıklarla titriyordu. Elim refleksle yine ekrana gitti. Sonra durdum.

Bir yorgunluk çöktü üzerime. Bedensel değil. İçsel bir yorgunluk. Sanki ruhum uzun zamandır yanlış bir sofraya oturuyordu. O an zihnimin derinliklerinden bir ayet yükseldi:

“Bilesiniz ki, gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” (Ra’d Suresi, 28)

Bu ayeti daha önce de okumuştum. Ama bazı hakikatler, insan hazır olmadan kapıyı açmıyor. Belki mesele sadece okumak değil; hatırlamaktı. Çünkü unutmak, modern çağın en görünmez hastalıklarından biri.

Küçük Anların Büyük Sesi

Neyi unuttuk?

Durmayı. Sessizliği. Şükretmeyi. Ve kendimizden daha büyük bir kudrete bağlı olduğumuzu…

Zikir, dudakta dönen bir tekrar değil; bazen bir kelimeden çok bir yöneliştir.

Sabah perdeyi araladığımda gökyüzünün sessiz mavisine bakıp içimden geçen küçük bir “Elhamdülillah”…

Zor bir günün ortasında, gücümün yetmediğini fark ettiğim anda fısıldanan bir “Ya Hafîz”…

Bir çocuğun kahkahasında yankılanan sebepsiz sevinç…

Bir ağacın rüzgâr karşısında eğilip kırılmadan kalışını izlerken dudaklara ilişen bir “Sübhânallah”…

Bunlar büyük anlar değildi. Ama belki ruhu değiştiren şeyler çoğu zaman büyük değildir. Bir fincan çayın buğusu kadar sessiz gelirler.

Anda Kalmak ve Bağ Kurmak

Modern psikoloji bize “anda kalmayı” öğretiyor. Haklıdır: Zihin çoğu zaman geçmişin pişmanlıklarıyla geleceğin korkuları arasında sıkışır. Ama zikir bana başka bir şeyi daha öğretiyor: Sadece anda kalmayı değil, o anda yalnız olmadığını hatırlamayı. Çünkü kaygı bazen bilgi eksikliğinden değil, bağ eksikliğinden doğar.

Bir Nefeslik Hakikat

Bir gece denedim.

Odası karanlık bir insan gibi değil de, uzun süredir kaybettiği yolu arayan biri gibi oturdum sessizce.

Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Sonra yavaşça içimden bir kelime geçti: “Ya Rahîm…”

Dışarıdaki dünya değişmedi. Borçlar duruyordu. Sorumluluklar yerindeydi. Hayat hâlâ karmaşıktı. Ama içimde küçük bir şey yer değiştirdi. Sanki uzun süredir gürültüye ayarlanmış bir kalp, ilk kez doğru frekansı bulmuştu.

Belki huzur, bütün sorunların bitmesi değildir.

Belki huzur; fırtına dinmeden, insanın içinde bir liman bulabilmesidir.

Ve belki de modern çağın yorgun ruhu, yeni bir şey öğrenmekten çok eski bir şeyi hatırlamaya ihtiyaç duyuyordur:

İnsan yalnızca tüketerek değil, anlamla yaşar. Huzur, dışarıda fethedilecek bir kale değil; içeride hatırlanmayı bekleyen bir hakikat.