Bir an için şöyle düşünelim: Yaptığınız hiçbir iyiliğin kimse tarafından bilinmeyeceği bir dünya… Ne teşekkür, ne şahit, ne karşılık umudu. Böyle bir dünyada yine de iyilik yapar mıydınız? Belki de ahlâkın en derin sorusu tam burada başlar. Çünkü iyiliğin değeri, çoğu zaman görüldüğü yerde değil; görünmediği yerde ortaya çıkar.

“İyilik yap denize at, balık bilmese Hâlik bilir” sözü, görünmezliğe dair zarif bir öğüttür. Fakat içindeki “Hâlik bilir” ifadesi şu soruyu fısıldar: Eğer iyilik, görüldüğünü bilmenin huzuruyla yapılıyorsa, gerçekten karşılıksız mıdır?

Immanuel Kant bu soruya keskin bir cevap verir: Bir eylem, ancak doğru olduğu için yapıldığında ahlaki değer taşır. Ödül beklentisi — ister alkış ister cennet umudu olsun — iyiliği fark edilmeden bir alışverişe dönüştürür.

Beklenti, iyiliğin berraklığına düşen en ince gölgedir. Teşekkür beklemek görünmez bir borç defteri açar; her iyiliği sevap hesabına dönüştürmekse ruhu daraltır. Oysa karşılıksız iyilik, insana eşsiz bir armağan sunar: hafiflik.

Belki de bu yüzden sözü şöyle tamamlamak gerekir: “İyilik yap denize at; balık bilmese de, Hâlik bilse de, sen bilme.”

En yüksek erdem, yapılan iyiliği unutmaktır. Bu bir hafıza kaybı değil; benliğin iyilik üzerindeki iddiasından vazgeçmesidir. İyilik öyle atılmalıdır ki, onu atan el bile bir süre sonra hatırlamasın.

Ve belki de dünyayı ayakta tutan şey, kayıtlara geçmeyen, alkış beklemeyen o sessiz iyiliklerdir.

Gerçek iyilik, kimsenin görmediği yerde yapılan değil; yapanın bile hatırlamadığı iyiliktir.