Akşam ezanı şehrin üzerinde yankılanırken, Osman dükkânın dükkanın kepengini ağır bir gürültüyle indirdi. Bedeni yorgundu; ancak onu asıl bitkin düşüren, ruhunun derinliklerinde bir türlü dolmak bilmeyen o dipsiz boşluktu.
Eve girdiğinde her zamanki alışkanlığıyla seccadesini serdi. Kelimeler diline tanıdıktı, rükû ve secdeler kusursuz birer geometrik nizam içindeydi. Lakin o seccadede her şey vardı da bir tek Osman’ın kalbi yoktu. Selam verip namazdan çıktığında, zihninin bir köşesinden o keskin soru geçti: “Ben gerçekten ne yaptım şimdi?”
Ertesi gün çarşının kalabalığında kadim bir dostuna rastladı. Adam, Osman’ın yüzündeki gölgeyi hemen fark etti.
— Yorgunsun Osman, dedi bilgece bir tavırla.
— İş güç işte... diye geçiştirdi Osman.
— İş yorar elbet... ama bazen insanı yoran sırtındaki yük değil, içindeki boşluktur.
Osman duraksadı, içini kemiren o hissi ilk kez dile döktü:
— Namaz kılıyorum, oruç tutuyorum... Ama bir şey eksik.
Dostu, onun gözlerinin içine bakarak sordu:
— Namazda neyi hatırlıyorsun? Allah’ı ne kadar hatırlıyorsun?
Osman sustu. Bu sükût, aslında bir itiraftı. O akşam rükûya vardığında ilk kez durup düşündü: "Eğilen ben miyim... yoksa sadece bedenim mi?" Secdede ise kalbinin pusulasını aradı: "Alnım yerde ama kalbim nereye bakıyor?"
Günler bu muhasebeyle geçerken, bir öğle vakti sokak ortasında bir adamın, çaresiz bir yetimin hakkına el uzattığını gördü. Eski Osman olsa başını çevirip geçerdi. Fakat bu kez içindeki o yeni uyanan ses, onu sarsarak durdurdu. Geri çekilmedi:
— Bu yaptığın doğru değil, dedi sesi titreyerek.
Adam alayla sırıttı:
— Doğruyu yanlışı sen mi öğreteceksin bana?
Osman, bir an için kendi ruhuna ayna tutar gibi cevap verdi:
— Ben aslında kendime söylüyordum... Sesim sana çarptı.
İşte o an, Osman’ın zihninde bir şimşek çaktı. Namazı seccadeden taşmış, ilk kez sokağa çıkmış ve ayağa kalkmıştı. Sanki göklerden bir nida kalbine şu hakikati fısıldıyordu:
"Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder." (Ankebût, 45)
Osman o gece her zamankinden daha uzun kaldı secdede. Artık neyi tekrar ettiğini değil, kimin huzurunda durduğunu biliyordu. İçinden geçen cümle bir mühür gibi kalbine basıldı: “Ben bugüne kadar ibadet etmiyordum, sadece hareketleri tekrar ediyordum.”
Gözyaşları seccadesine düşerken fısıldadı:
— İbadet, insanı sadece yükselten değil; kibri kırıp insanı gerçekten yere indiren şeymiş.
O an, kibrinden ve alışkanlıklarından arınarak gerçekten eğildi.
Ve ruhuyla ilk kez o secdeden doğruldu.