Başkasına biçtiğimiz her kara hüküm-suizan-, çoğu zaman kendi iç karanlığımızın fısıltısıdır. Hakikat ise ancak zanların konforlu hapishanesinden çıkmaya cesaret ettiğimizde görünür.

Şüphe dikkat kazandırır; fakat suizan -ön yargı-, berrak suya damlayan mürekkep gibidir. O andan sonra insan, dünyayla değil; kendi gölgeleriyle kavga eder.

Adil hükümdar Nuşirevan’ın babası Kubad’ın uyarısı bu yüzden çarpıcıdır:
“Evladım, her erdemin tamam; fakat sende suizan var. Yerinde olmadığında bütün amelleri yok eder.”

Bazı kusurlar sessizce bütün iyilikleri geçersiz kılar. Suizan da böyledir: görünmez, ama yıkıcı.

Yine de insan her zaman nasihatle durulmaz; bazen yüzleşmeye ihtiyaç duyar.

Bir gün sokakta yürürken tanımadığım birinin sataşmasına maruz kaldım. Üslubuna ortak olmadım. Sakin bir sesle sordum: “Ben sana ne yaptım?”

Yüzündeki sertlik çözüldü. Yıllar önceki bir yanlış anlama, zihninde büyümüş; suizan, benim yerime bir düşman üretmişti. Gerçeği öğrenince yalnızca mahcup olmadı, içindeki yük de hafifledi. O an anladım: Bu bir çatışma değil, bir lütuftu. Sormasaydım, o bir yalanla yaşayacak; ben de haksız bir hükmün gölgesinde kalacaktım.

Suizan, kapıları dışarıya değil içeriye kilitli bir hücredir. İnsan, başkasını yargıladığını sanırken kendi kuruntularının gardiyanı olur. Birini geçmişine mahkûm ettiğimizde, aslında kendimizi daraltırız.

Birini geçmişinin gölgesiyle görmek, sadece onun yarınını değil, bizim vicdanımızı da eksiltir.

Belki de mesele, nefsin fısıltılarını susturmak değil; adaletin sesini duyacak kadar yavaşlamaktır. Hakikat, suçlayan parmakta değil; kendi gölgemize çevrilen cesur bakışta belirir.