“Evladım, dikkat et; kimse seni Allah’a şikâyet etmesin.”
İnsan, ruhun tekâmülü için çoğu zaman hacimli öğretilere, karmaşık teorilere ihtiyaç duyduğunu sanır. Oysa hakikat, bazen tek bir cümlelik dar bir kapıdan geçer; tıpkı bu sarsıcı ikazda olduğu gibi.
Bu söz, sadece "nazik ol" diyen sığ bir tavsiye değildir; çok daha derin bir varoluş uyarısıdır: İnsanın gerçek biyografisi, kendi yazdığı satırlarda değil, başkalarının kalbinde bıraktığı izlerde gizlidir. Her incitilmiş ruh, ucu göğe uzanan sessiz bir dilekçedir. Kimi zaman bir ihmalden, kimi zaman bilinçli bir hoyratlıktan süzülen o dilsiz satırlar, biz fark etmesek de bir yerlerde birikmeye başlar.
Peki, hiç kendi yankımızı dinledik mi?
Birinin dökülen gözyaşında gizli bir imzamız var mı? Bir kalbin ansızın sızlamasına sebep olduk mu? Gökyüzüne yükselen bir şükrün mü, yoksa bir sitemin mi konusu olduk?
Çoğu zaman kendimizi "kötü bir şey yapmadım" diyerek temize çekeriz. Oysa kötülük, sadece işlenen bir cürüm değildir; yapılabilecekken esirgenen iyiliktir de. Eksiltilen bir tebessüm, omuzlanmayan bir yük, görmezden gelinen bir yara... Hangisi sessiz bir şikâyetin mürekkebi oldu, biliyor muyuz?
Belki de asıl imtihan, büyük günahların gürültüsünden kaçmak değil; küçük ihmallerin, bir kulun kalbinde açtığı o ince çatlağı fark edebilmektir.
Zira insanın gerçek adli sicili, beşerî mahkemelerin soğuk koridorlarında değil, dokunduğu gönüllerde tutulur. Bazı dosyalar yeryüzünde "takipsizlik" kararıyla kapanmış görünse de, gökteki işlem süreci asla durmaz.
O halde asıl soru şudur: Bugün kim bizden razı olarak başını yastığa koydu? Ve daha önemlisi; bugün kim, bizim yüzümüzden yüzünü göğe çevirdi?