Adalet ve Hakikat Üzerine Bir Düşünce
Adalet çoğu zaman dışarıdaki kararlarla ölçülür. Oysa asıl yargı, insanın kendi içinde kurduğu mahkemede başlar. Haklı görünmek kolaydır; hakikate sadık kalmak ise en büyük sınavdır.
Sokrates’in karısı gözyaşları içinde, “Bu insafsız yargıçlar seni haksız yere öldürüyorlar!” dediğinde, onun cevabı yüzyıllardır düşüncenin terazisinde durur:
“Ya haklı olarak öldürseler, daha mı iyi olurdu?”
Bu soru yalnızca bir savunma değil; adalet anlayışımıza tutulmuş bir aynadır. Adalet, bizi haklı çıkaran bir sonuç değil; hakikatle aramızdaki mesafeyi ölçen bir ölçüdür.
Yıllar önce görev yaptığım yerde bir usulsüzlüğü önlemiştim. Çıkarı zedelenen biri, “Onu buradan göndereceğim,” diye yemin etmiş. Bir memur arkadaşım bunu üzgün bir ifadeyle aktardığında, sadece “Olacağı varsa olur,” dedim. O ise itiraz etti: “Ama bu haksızlık!”
Ben de sordum: “Haklı olsaydı daha mı iyi olurdu?”
Mesele sonuç değil, hakikattir.
İnsan, uğradığı haksızlık karşısında çoğu zaman öfkesini haklılık zırhına bürür. Oysa adalet, karşı tarafın haksızlığından beslenmez. Kendi iç dengemizi koruyabildiğimiz yerde başlar. Karşımızdakini mahkûm etmek kolaydır; hakikate sadık kalmak zordur.
Bugün adalet çoğu zaman sesin gücüyle ölçülüyor. Kim daha yüksek konuşuyorsa, kim daha kalabalık görünüyorsa onun haklı olduğuna kanaat getiriliyor. Oysa hakikat kalabalıkla çoğalmaz. Sessizlikle de eksilmez.
Gerçek adalet, intikam arzusunun sustuğu yerde filizlenir. Kişi, iç terazisini eğmemek için çaba gösterdiğinde adalet doğar. Haksızlığa uğramak bizi otomatik olarak adil yapmaz. İçimizdeki denge kaymışsa, verdiğimiz doğru kararlar bile eksik kalır.
Bir gün birileri bizi yargıladığında davranışlarımız tartılacak. Ama asıl ağırlık, iç niyetimizin kefesinde olacaktır. Çünkü adalet, dışarıda verilen bir hükümden önce içeride kurulan bir dengedir. Ve insanın asıl sınavı, o sessiz teraziyi neyle doldurduğudur.