Olgunluk nedir?

Çoğumuz onu, fırtına dindikten sonra ulaşılan bir huzur sanırız. Oysa belki de olgunluk, fırtına sürerken ayakta kalabilmektir. Hayatın sert rüzgârlarıyla kavga etmeyi bırakıp, onlarla yürümeyi öğrenmek…

Çünkü hayat durmaz.

Bir söz duyarız, bir bakışa takılırız, bir davranış canımızı sıkar. Çoğu zaman olay olur bitmez, zihnimiz hükmünü verir:

“Bana saygısızlık yaptı.”
“Beni önemsemiyor.”
“Beni kırdı.”

Ama hiç düşündük mü?

Bizi gerçekten yaralayan şey yaşanan olay mı, yoksa zihnimizin onun üzerine kurduğu hikâye mi?

Bir dost buluşmaya gecikir. Belki trafikte kaldı, belki kötü bir gün geçiriyor. Ama zihnimiz çoğu zaman en ağır ihtimali seçer:

“Demek ki beni önemsemiyor.”

Belki de huzurumuzu bozan şey gerçekler değil, yorumlarımızdır.

Çünkü insan çoğu zaman dışarıdaki olaylardan değil, içeride büyüttüğü yankılardan yorulur.

Bir söz neden bazı günler canımızı daha çok acıtır?

Belki de mesele o söz değildir. Belki eski bir kırgınlığa, unutulduğunu sandığımız bir yaraya dokunmuştur.

İnsan bazen karşısındakine değil, kendi geçmişine öfkelenir.

Kendimizden kaçmanın yollarını da iyi biliriz. Korkularımıza “tedbir”, çekingenliğimize “olgunluk”, suskunluğumuza “karakter” diyebiliriz.

Peki ya sustuğumuz bazı anlar?

Gerçekten güçlü olduğumuz için mi sustuk, yoksa kırılmaktan korktuğumuz için mi?

Belki de insanın büyümesi, kendine dürüst sorular sormasıyla başlar.

Çünkü içimize bakmadan huzur bulmak zordur.

Ve bu değişim bir gecede olmaz. İnsan aynı meseleye defalarca döner; ama her seferinde biraz daha anlayarak, biraz daha yumuşayarak…

Zihin huzursuzluğu hemen susturmak ister. Oysa bazen yapılması gereken tek şey durmaktır. O duyguyu hemen kovmadan ona bakmak.

Belki de içimizde bekleyen şey bir çözüm değil, sadece fark edilmektir.

Ve belki de insan, rüzgârı durdurarak değil, onunla ittifak kurarak güçlenir.