Vaktini ayırıp yazımı okuyan can dostum, sesine, duruşuna ihtiyacımız var… Filistin’de çocuklarından, ailesinden koparılıp idam edilen ve edilecek olan binlerce masum, yok edilmek üzere saldırı altına bırakılan İran ve Lübnan, İran’daki halkın onurlu direnişi… Belki fark ediyorsunuzdur; son zamanlarda hep aynı duygunun etrafında dolaşıyoruz. İçimizde büyüyen bir eksiklik, tarif edemediğimiz bir boşluk var. Sanki bir şeyler olması gerektiği gibi olmuyor, sanki birileri konuşmalı ama kimse konuşmuyor. İşte tam da bu yüzden geçmişe bakıyoruz. Çünkü geçmişte, insanlığın karanlığa sürüklendiği anlarda ayağa kalkan insanlar vardı.

Hz. Muhammed, adalet ve merhametle bir toplum inşa etti. Malcolm X, eşitlik ve özgürlük uğruna hayatını ortaya koydu. Aliya İzzetbegoviç, savaşın ortasında bile onuru ve direnci savundu. Mustafa Kemal Atatürk ise bir milletin kaderini değiştirerek bağımsızlık ve devrim mücadelesinin sembolü oldu. Onlar yalnızca lider değildi; onlar, hak, hukuk ve adalet uğruna sessizliğe boyun eğmeyen insanlardı.

Bugün ise aynı karanlığın içinde, aynı çaresizliği yaşıyoruz. Filistin’de insanlar günlerdir, aylardır, yıllardır ölümü bekler gibi yaşıyor. Çocuklar yetim, anneler evlatsız kalıyor. Bazı haberler artık sadece bir sayı gibi geçiyor önümüzden: idam edilenler, bombalananlar, yok edilen hayatlar… Oysa her biri bir insan, bir hayat, bir hikâye. Filistin’de, İran’da, Lübnan’da yaşanan saldırılar ve kayıplar da bu acının bir parçası. İsrail ve ABD, ve aklı yerinde olmayan, pedofil geçmişe sahip oyun yönetir gibi ülkesini yöneten iki şuursuz adamın politikalarının gölgesinde büyüyen bu çatışmalar, her geçen gün daha fazla can alıyor. Kendi ülkelerin de bile destek görmeyen bu kişilere karşı sessiz duruşumuz.

Ama asıl acı olan ne biliyor musun değerli dostlarım?
Bu acıların ortasında bizim sessizliğimiz.

Evet, belki üzülüyoruz. Belki içimiz yanıyor. Ama bu yangın sadece içimizde kalıyor. Sokakta yokuz, dünyada yokuz, sesimiz yok. Kendi acımızı bile başkalarının dile getirmesini bekler hale geldik. Belki Pedro Sanchez ya da Luiz Inácio Lula da Silva gibi isimlerin çıkışları bize umut oluyor. Ama bu umut bile aslında bir eksikliğin göstergesi. Çünkü o sesi bizim çıkarmamız gerekiyordu. Kendi ülkelerin de bile destek görmeyen bu kişilere karşı sessiz duruşumuz. Ve papanın bile karşı olduğunu söylediği bu zulme karşı sessiz duruşumuz. Burada ne papayı ne Sanches’i ne de Inacio’yu kutsuyorum, dikkat çektiğim davranışların doğruluğu ve bizim sesimizden daha gür olmaları.

Geçmişte adını andığımız o insanlar, tam da böyle zamanlarda ortaya çıktı. Onları farklı kılan şey, sahip oldukları güç değil; kaybedeceklerini bile bile doğruyu söyleme cesaretleriydi. Onlar, zulmün karşısında susmanın da bir suç olduğunu biliyordu. Biz ise bugün, konuşmayı risk, susmayı güvenli alan olarak görüyoruz.

Oysa vicdan, sessiz kaldığında değerini kaybeder. Çay sohbetlerinde konuşulan acılar, dost meclislerinde paylaşılan üzüntüler dünyayı değiştirmez. Eğer gerçekten üzülüyorsak, eğer gerçekten inanıyorsak, bu sesin sokaklara, meydanlara, dünyaya ulaşması gerekir. Çünkü bugün bizim sesimiz, işgal altında olan topraklarda yaşayan insanlar için bir umut olabilir.

Unutmayalım can dostum, vaktini bana ayırıp yazımı okuyan, derdimi dinleyen can dostum; adalet kendiliğinden gelmez. Hak, talep edilmeden verilmez. Ve tarih, susanları değil, konuşanları yazar. Bugün ihtiyacımız olan şey yeni isimler değil. Bugün ihtiyacımız olan şey, o isimlerin taşıdığı ruhu yeniden hatırlamak ve kendi içimizde bulmaktır.

Çünkü gerçek değişim, birilerinin çıkıp konuşmasıyla değil; herkesin susmayı reddetmesiyle başlar.