İnsan, bazen hayatın telaşı içinde kendi sesini unutuyor. Başkalarının doğrularını ezberlerken kendi gerçeğine yabancılaşıyor. Oysa bizi biz yapan içimizde yükselen sestir. O ses, çocukluğundan beri susmayan, bastırılan içgüdüdür.

Ormanın içinde yolunu haritayla bulmaz. Rüzgârı dinler, toprak kokusunu alır, ayaklarının altındaki taşın bile ne anlattığını dinler. Çünkü yaşam bazen de sezgilerle konuşur. İnsanda çoğu zaman hissettiğini değil, kendisinden bekleneni yaşamaya çalışır. Ve tam da bu noktada kendisinden uzaklaşır.

Gerçek cesaret belki de herkese benzememektir. Daha fazla sevmek… Daha fazla öğrenmek… Daha fazla üretmek… Daha fazla düşmek ama her düştüğünde yeniden ayağa kalkmak… Hayatın amacı kusursuz olmak değil, yaşadığını hissetmektir. Çünkü toprakta iz bırakanlar, en temiz yürüyenler değil, en cesur yürüyenlerdir.

Her insanın taşıdığı sırlar vardır. Kim çocukluğundan taşır onları, kimi sustuğu cümlelerden, kimi vazgeçtiği hayallerden. Sırlar, yalnızca acı değildir. İyi bakılırsa pusulaya dönüşebilir. Çünkü insan en çok sırlarından Öğrenir, çünkü insan en çok eksiği kaldığı yerden büyür.

Bir kadın, kendi doğasına döndüğünde yalnızca kendini değiştirmez. Dokunduğu insanları yetiştirdiği çocukları, kurduğu dostlukları ve hatta gelecek nesilleri de değiştirir. Çünkü güçlü kadın, sesini yükselten değil, özünü unutmayan kadındır.

Hayat bizden mükemmel olmamızı istemiyor. Bizden yaşamamızı istiyor. Sevmemizi, dinlenmemizi, sadık kalmamızı, çocuk yanımızı korumamızı, gökyüzüne bakmayı unutmamamızı ve bazen sadece içimizden gelen ulumayı bastırmamızı istiyor. Çünkü ruhumuzda tıpkı kurt gibi özgürlüğe ihtiyaç duyar.

Belki arda büyük Servetler bırakmayacağız. Belki adımız tarih kitaplarına yazılmayacak. Ama bir insanın yüreğine dokunabilirsek, bir çocuğun cesaretine umut olabilirsek, bir kadına kendi gücünü hatırlatabilirsek işte o zaman gerçekten yaşamış olacağız.

Çünkü ömrümüz, aldığımız nefeslerle değil, biriktiğimiz izlerle ölçülür. Ve en güzel iz kendi özüne sadık kalarak yürüdüğün yoldur.