Muhtemelen hepiniz son günlerde sosyal medyada birçok kişinin, özellikle de meslektaşlarımın paylaştığı, merhum hocamız İlber Ortaylı’ya atfedilen şu söze denk gelmişsinizdir:

“Terbiye aileden başlar, okul terbiye vermez, bilgi verir. Ailede terbiye ve edep almamış bir çocuğa okulun vereceği hiçbir şey yoktur.”

Değerli hocamın bu sözündeki düşünceye büyük ölçüde katılıyorum. Çünkü bana göre terbiye, edep, saygı ve merhametin temeli ailede atılır. Çocuk, hayata ilk adımlarını evinde atar. İnsanlarla nasıl konuşacağını, başkasının hakkına nasıl saygı duyacağını, yaptığı bir yanlışın sorumluluğunu nasıl üstleneceğini öncelikle ailesinden öğrenir. Ancak öğretmen olarak bu sözün üzerinde biraz daha durmamız gerektiğini düşünüyorum. Acaba okulun görevi gerçekten yalnızca bilgi vermek midir? Ailenin sorumluluğu nerede başlar, nerede biter? Çocuğun yetişmesinde okulun ve devletin sorumluluğu nedir?

Bence mesele, bir söze katılıp katılmamaktan çok daha büyük. Mesele, çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimiz ve onların geleceği için hepimizin ne yaptığıdır.

Aile, çocuğun ilk okuludur. Çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı örnek alırlar. Çocuğuna dürüstlüğü anlatıp kendi hayatında dürüst davranmayan, saygıyı öğütleyip başkalarına saygısızlık eden bir ebeveynin sözleri ne kadar etkili olabilir? Çocuğumuzun her istediğini yerine getirmek, bütün sorunlarını çözmek ve onu her türlü zorluktan uzak tutmak iyi ebeveynlik değildir. Bazen hayır diyebilmek, yanlışını göstermek ve davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmesine izin vermek de sevginin bir parçasıdır.

Bugün birçok öğretmen arkadaşımın benzer yakınmalarını duyuyorum. Çocukların okula ve öğrenmeye karşı ilgisizliğinden, sorumluluklarını yerine getirmemesinden, velilerin her şeyi okuldan beklemesinden söz ediyoruz. Elbette her aileyi aynı kefeye koyamayız. Büyük fedakârlıklarla çocuklarını yetiştiren, öğretmeniyle iş birliği yapan binlerce velimiz var. Ancak çocuğun eğitimini yalnızca öğretmenin omuzlarına bırakmak da doğru değil. Öğretmen okulda birkaç saat çocuğa rehberlik ederken çocuk, hayatının çok daha büyük bir bölümünü ailesi ve çevresiyle geçiriyor.

Peki, okulun görevi nedir? Bana göre okul, yalnızca bilgi aktaran bir kurum değildir. Çocuk burada paylaşmayı, dayanışmayı, farklılıklara saygı göstermeyi, hak ve sorumluluklarını bilmeyi öğrenir. Öğretmen, öğrencisine sadece okumayı ve matematik yapmayı değil, başkasının hakkını gözetmeyi, arkadaşının üzüntüsünü anlamayı ve yanlış yaptığında özür dilemeyi de öğretir. Bazen bir öğretmenin gösterdiği anlayış, bir çocuğun hayatında kalıcı bir iz bırakabilir. Bu nedenle okulun eğitimdeki rolünü küçümsemek, eğitimin insani yönünü göz ardı etmektir.

Bir de devletin sorumluluğu var. Her çocuk aynı imkânlarla dünyaya gelmiyor. Kimi çocuk kitaplarla dolu bir evde büyürken kimi çocuğun evinde okuyabileceği bir kitabı bile olmayabiliyor. Kimi aile çocuğuna her türlü desteği sunarken kimi aile ekonomik sıkıntılar, eğitim eksikliği veya başka sorunlarla mücadele ediyor. Devletin görevi, bütün çocukların nitelikli eğitime ulaşmasını sağlamak, fırsat eşitsizliklerini azaltmak ve hiçbir çocuğun ailesinin koşulları nedeniyle geleceğinden mahrum kalmamasını sağlamaktır.

Bana göre aile, okul ve devlet birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Birinin eksik bıraktığını diğerinin tek başına tamamlamasını bekleyemeyiz. Sorumluluğu birbirimize yükleyerek çocuklarımızın geleceğini inşa edemeyiz.

Belki de asıl mesele, terliğini suya kaptıran çocuğa bakarken yalnızca onun ne yaptığını değil, ona nasıl bir dünya bıraktığımızı da sorgulamaktır.

Çünkü çocuk yetiştirmek yalnızca bir ailenin, eğitim vermek yalnızca bir okulun, gelecek kurmak da yalnızca devletin meselesi değildir. Çocuklar hepimizin geleceğidir. Onlara nasıl bir hayat sunduğumuz, yarın nasıl bir toplumda yaşayacağımızı belirleyecektir.