Her şeyi biliyorlar, bilmedikleri tek şey hadleri!

Matrix filminde geçen meşhur bir söz vardır: “Cehalet mutluluktur.”

Filmde bir karakter, gerçeğin ağırlığını taşımaktansa bilmemeyi tercih eder. Bizde ise durum biraz farklı. Bilmemekle yetinmeyen, bilmediği konuda da son sözü söylemek isteyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

Sabah ekonomiyi kurtarıyorlar, öğlen mahkemelere karar verdiriyorlar, akşam doktorlara tıp öğretiyorlar. Gece olunca da toplumun ahlakını düzeltmeye koyuluyorlar.

Üstelik bütün bunları aynı koltuktan, yerlerinden bile kalkmadan yapıyorlar.

Memleketin bu kadar çok uzmanı varken bunca meseleyi neden hâlâ çözemediğimizi insan merak ediyor!

Bakın, kimsenin konuşmasına, eleştirmesine itirazımız yok. Aksine, konuşalım, sorgulayalım, gerektiğinde en sert itirazı da yapalım. Ama bir zahmet önce öğrenelim.

Bilmediğimiz konuda hüküm vermeyi, insanları bir cümleyle harcamayı marifet saymayalım.

Çünkü artık öyle bir noktaya geldik ki bilmediğini söylemek ayıp, her konuda konuşmak meziyet kabul ediliyor.

Mesele bilmemek değil, mesele gündemde kalmak.

Gelin, kendi şehrimizden, Van’dan konuşalım.

Bir yatırım yapılacağı duyuruluyor. Daha projenin ne olduğu anlaşılmadan yorumlar başlıyor. Yeri, maliyeti, faydası tartışılıyor. Elbette tartışılsın. Kamu yatırımları sorgulanmalı, yöneticiler hesap vermeli.

Ancak projenin ayrıntılarını okumadan, ilgili kurumdan bilgi almadan kesin hüküm verenlerin sayısı da az değil.

Eleştiri çok, araştırma az. İtiraz çok, öneri yok.

Vatandaşın eleştirmek için alternatif proje hazırlama mecburiyeti yok. Fakat soru sormakla hiçbir şey bilmeden hüküm vermek arasındaki farkı da görelim.

Van’ın yatırıma, üretime, istihdama ihtiyacı var. Gençlerimizin bu şehirde gelecek kurabilmesi için yapılan her işi dikkatle değerlendirmeliyiz.

Ne var ki bazen yapılan işin kendisinden çok, yapan kişinin kimliğiyle ilgileniyoruz.

Sevmediğimiz biri yapmışsa kusur arıyor, sevdiğimiz biri yapmışsa aynı kusuru görmezden geliyoruz.

Doğru iş, kimin elinden çıkarsa çıksın doğrudur. Yanlış da bizim yakınımız yaptı diye doğruya dönüşmez.

Daha kötüsü, bir insanın yanlışını eleştirmekle yetinmeyip bütün emeğini yok saymaya çalışıyoruz. Yaptığı işi konuşmak yerine kişiliğini, geçmişini, niyetini hedef alıyoruz.

Hani derler ya: “Çamur at, izi kalsın.”

Oysa bir insanın yanlışını göstermek başka, o insanı bütünüyle yanlış ilan etmek başka.

Birinin yaptığı on işten dokuzu doğru, biri yanlış olabilir. O yanlışı eleştirelim ama dokuz doğruyu da inkâr etmeyelim.

Çünkü adalet, yalnızca sevdiklerimize göstereceğimiz bir nezaket değildir.

Gelelim sosyal medyaya…

Bir gün deprem mühendisi, ertesi gün hukukçu, sonraki gün ekonomist olan insanları hepimiz görüyoruz.

Bu kadar şeyi biliyorsunuz da öğrenmeye ne zaman vakit buluyorsunuz?

Ama asıl mesele bilmedikleri değil, bilmediklerini başkalarına saldırmak için kullanmaları.

Klavye başında öyle bir cesaret sergiliyorlar ki sanırsınız bütün doğruların tapusu kendilerinde. İsim veriyor, itham ediyor, insanların yıllarca oluşturduğu itibarı birkaç satırla yerle bir etmeye kalkıyorlar.

İddiaları yanlış çıkınca ne özür var ne açıklama. Dün hedef gösterdikleri insanı unutup bugün başka birini buluyorlar.

Çünkü onlar için mesele hakikati bulmak değil, birilerini hedefte tutmak.

Bir de işin alkış tarafı var.

Attıkları her sert cümle birkaç beğeni daha getiriyor. Her paylaşımın altında kendilerini onaylayan birkaç kişi bulunca söylediklerinin doğru olduğuna daha çok inanıyorlar.

Oysa alkış, delil değildir. Çok beğenilen bir yalan, yine yalandır.

Zamanla eleştirdikleri meseleden çok, kendi görünürlükleriyle ilgilenmeye başlıyorlar. Hedef aldıkları insanın ne söylediği, ne yaptığı, hangi şartlarda karar verdiği önemini kaybediyor.

Önemli olan gündemde kalmak.

Van’da aynı çarşıda karşılaşıyor, aynı düğünlere, aynı cenazelere gidiyoruz. Ama ekrandan insanlara meydan okuyan bazılarını yüz yüze konuşmaya çağırdığınızda ortada bulamıyorsunuz.

Elbette herkesin yüz yüze tartışma mecburiyeti yok. Ama ekranın arkasında kurduğunuz cümlenin sorumluluğu, ekranı kapatınca ortadan kalkmıyor.

Daha ilginci, başkalarına söyledikleri en ağır sözleri eleştiri özgürlüğü sayarken kendilerine yöneltilen ilk itirazda mağduriyet anlatmaya başlıyorlar.

Herkese hesap soruyorlar, kendi sözlerinin hesabını vermeye gelince ortadan kayboluyorlar.

Şunu açıkça söyleyelim: İnsanların itibarı, kimsenin sosyal medyada kendisini önemli hissetmek için kullanacağı bir malzeme değildir.

Bir insan hakkında yazdığınız cümle yalnızca ekranda kalmıyor. Ailesine, işine, çevresine kadar uzanabiliyor. Siz yeni bir gündeme geçerken o insan, hakkında söylenen asılsız sözlerin izini silmeye çalışıyor.

İşte bu yüzden sözün ağırlığını yalnızca yazarken değil, sonuçları ortaya çıktığında da taşıyabilmek gerekiyor.

Cesaret, ekranın arkasından bağırmak değil; söylediğin sözün sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Fakat mesele yalnızca sosyal medya değil.

Van’ın iş hayatında, sivil toplumunda, siyasetinde de bazen birinin başarısını takdir etmek yerine onu küçültmeye çalışan anlayışlarla karşılaşıyoruz.

Bir başkasının yükselmesi, sanki bizim değerimizden bir şey eksiltiyor.

Kendi varlığını başkasının yokluğuna bağlayan insan, başkasının başarısını kendisine tehdit olarak görmeye başlar.

Oysa başkasının boyunu kısaltmak, insanın kendi boyuna bir santim eklemez.

Burada kendimizi de bu sözlerin dışında tutmayalım. Hepimiz zaman zaman bir haberi tam okumadan yorum yapabiliyor, sevdiğimiz insanlara daha anlayışlı, sevmediklerimize daha acımasız davranabiliyoruz.

Öyleyse önce kendi ölçümüzü sorgulayalım.

Yanlışlar konuşulsun, yöneticiler eleştirilsin, yatırımlar sorgulansın. Kimse hesap vermekten muaf tutulmasın. Ama eleştiriyi bir insanı yok etme yarışına dönüştürmeyelim.

Bir de Van için ne yaptığımızı düşünelim.

Yatırım yapılmayınca şikâyet ediyor, yapılınca da eleştiriyoruz. Oysa bu şehrin yalnızca konuşanlara değil, elini taşın altına koyanlara da ihtiyacı var.

Bir gencin elinden tutmak, bir sorunun çözümüne katkı sunmak, güzel bir işe kimden geldiğine bakmadan destek olmak…

Bazen küçük bir katkı, saatlerce konuşmaktan daha kıymetlidir.

Ben kimsenin susmasını istemiyorum.

Konuşalım, eleştirelim, itiraz edelim. Ama önce öğrenelim, sonra hüküm verelim.

Hakkı olana hakkını, emek verene emeğinin karşılığını teslim edelim.

Her şeyin uzmanı olmak zorunda değiliz. Ama söylediğimiz sözün sorumlusu olmak zorundayız.

Sözümüz insana, hesabımız Allah’a.

Selam ile