Bazı kitaplar rafta bekler. Bazıları ise yol yürür.

Bu yazının konusu olan kitap ikincilerden. Hakkâri’nin dağ köylerinde bir medrese, belki de bir cami hücresinde yağmurlu bir günde yazıldı, sonra bir yolculuk ile Bitlis’e vardı. Van Gölü havzasında epey bir dolaştı. Elden ele dolaştı, birçok şahsi kütüphaneye girdi çıktı, mezatlarda satıldı belki de. Bu yolculukların her biri ona yeni kimlikler yeni anlamlar kazandı. Yeni sahiplerinden her seferinde mühür yedi. En nihayetinde bu coğrafyadan yola çıkıp ta Kudüs’e kadar gitti, bir asırdan fazla orada bekledi.

Yüzyıllar sonra da yeniden evine eve döndü.

Geçtiğimiz hafta Van’da bu kitabın lansmanı vardı. Çok güzel bir etkinlikle “Hoş geldin” edildi.

Van TSO’nun salonunda Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’inin yeni baskısı tanıtılırken dışarıda yağmur vardı.

Kürsüye çıkan Doç. Dr. Yakup Aykaç konuşmasının bir yerinde bir cümle okudu. Dışarıdaki yağmurla öylesine örtüşüyordu ki insan tesadüf demekte zorlanıyor:

“Bunu Selim, yağmur yağdığı bir cumartesi günü, Kanî Gulan’ın yakınındaki hücresinde yazdı.”

Tarih: 1 Muharrem 1183. Bizim takvimle 7 Mayıs 1769. Yani tam 257 yıl önce...

Selim adında bir müstensih, bir medrese hücresinde Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’ini satır satır elle yazmış. Sonradan kitabın derkenar boşluklarına birçok haşiyeler düşmüş, notlar eklemiş. Selimin notları arasında yağmurlu bir günün bile notu var. Yakup böyle aktardı bize lansmanda. İki buçuk asır sonra, bu kez Van'da yağmur yağarken, aynı kitap yeniden okuruyla buluşuyordu. Garipti gerçekten…

***

Bu kitabın iki hikâyesi var. Hatta hikâye içinde hikayeleri var. Ama biz esas olanlara odaklanalım.

Birincisini hepimiz biliriz. Ehmedê Xanî’nin 1695-1696 yıllarında kaleme aldığı, Kürt edebiyatının başyapıtı Mem û Zîn. Cizre'de birbirine kavuşamayan iki aşığın destanı.

İkincisini ise çok az kişi biliyor: Selim'in yazdığı bu nüshanın kendi serüveni.

Kitap Bitlis civarında elden ele dolaşıyor. Hacı İbrahim, Hüseyin, Abdurrahman-ı Kerborî gibi sahipleri sayfalara isimlerini, mühürlerini bırakıyor. Kenarlara Kerborî, Kanî Gulan, Berçelan gibi yer adları düşülüyor. Öyle görünüyor ki, bu kitap Van Gölü havzasının güney ve batı sahillerini gezmiş. Sonra bir gün Kudüs’e gidiyor. Bir asırdan fazla orada, Halidiyye Kütüphanesi’nin raflarında kalıyor.

Ve iki buçuk asır sonra yeniden Van’a dönüyor. Hem de bir ticaret ve sanayi odasının kapısından!

***

Aykaç kitabı anlatırken çok önemli detaylara vurgu yaptı. Bulunan tam metne en yakın kaynak olması, yüzlerce yıl dolaşıp geldiği yollar ve kitabın kenarları düşülen notlar ve bunların bize söyledikleri. Sahipleri bu kitabı sadece okumamış, onunla adeta konuşmuş. Kenarlara Feqiyê Teyran’ın kasidelerini, Melayê Bateyî’nin şiirlerini eklemişler. Bir not 1829-1830 yılındaki veba salgınını kaydediyor. Bir başkası ise şunu: “Bedirhan Bey'in Osmanlı eliyle azli, sene 1263.” Hemen yanında: “Hakkâri Emiri Nurullah Bey'in Devlet-i Aliyye eliyle yakalanması, sene 1263.” Yani 1847. Kürt mirliklerinin tarih sahnesinden silindiği yılların henüz başları.

Düşünün hele… Bir aşk destanının kenarına, bu toprakların en sarsıcı günleri not düşülmüş. Gazeteci gözüyle bakınca bu notların adı belli: Bunlar o günün manşetleri!

Daha bitmedi…

Sayfa kenarlarında tam 31 karakalem resim var. Amatör ama kenarına çizilen metinle paralel son derece özgün çizimler. Âşıkları ayırmaya çalışan fesatçı Beko'nun, yani dizleri bükük, sinsi bakışlı ‘Bekoyê Ewan’ın tasviri... Mem ile Mîr’in karşı karşıya satranç oynadığı sahne...

Bir kitap ancak bu kadar yaşanmış olabilir, yaşanmışlıklar ile bu kadar harmanlanabilirmiş.

***

Bir önemli nokta daha var tabi. Özellikle Filistin, Gazze, Kudüs gibi hassasiyetlerimizin yüksek olduğu bir dönem olduğu için bizi daha çok çarpabilir, ki lansman günü öyle de oldu. Yakup Aykaç diyor ki “Bu kitap bize Kudüs’ten gelmiş. Peki bu kitap Kudüs'e nasıl gitti?”

Cevabı bir Osmanlı bürokratının ismiyle verdi: Yûsuf Ziyaeddin Paşa el-Halidî.

Kudüs doğumlu. Doğduğu şehirde üç kez belediye reisliği yapmış. Malta’da, İstanbul'da, Robert Koleji gibi okullarda okumuş. Avrupa'da oryantalistlere Arapça ve Osmanlıca dersleri vermiş. 1887’de yolu bizim buralara düşüyor. Bitlis’in Mutki ilçesine kaymakam olmuş. Mutki’de Kürtçeye öyle gönül veriyor ki 5500 kelimelik bir Kürtçe-Arapça sözlük hazırlamış: el-Hediyyetü’l-Hamîdiyye fi’l-Luğati’l-Kurdiyye. 1893’te İstanbul’da bastırıp Sultan II. Abdülhamid’e ithaf etmiş. İşte Selim’in nüshasını da Kudüs’e o götüren kişi de o. Ailesinin 1900'de kurduğu Halidiyye Kütüphanesi’ne bağışlamış.

Yakup Aykaç lansmanda burada güzel bir hatırlatma yaptı. Kürtlerin Kudüs ile ilişkisi bu kitapla başlamıyor. Selahaddin-i Eyyûbî’nin maiyetinde Hakkâri’den, bu coğrafyadan giden insanlar o şehirde vakıflar kurmuş. Sonrasında cami, mescit, han-hamamlar inşa etmiş, idari görevler de üstlenmiş üstelik. Yüzyıllar sonra Kudüs’e bu kez bir ordu değil, bir kitap ulaşıyor Buna doğrudan bir vefa borcu diyemeyiz belki. Ama kültürel hafıza açısından bir vefa duygusundan söz edebiliriz.

***

Gelelim bize gelme hikayesine...

Bu kitabı Kudüs’ten bulup çıkaran, Amerika’daki kopyasına ulaşan ve en nihayetinde Van'a getiren isim Doç. Dr. Yakup Aykaç. Kürtçe üzerine çalışmalar yapıyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyor. Genç ve başarılı bir akademisyen. Bunu da baştan söyleyeyim ki kimse “Kendi bahçesinin gülünü övüyor” demesin. Bu yazı, akraba ya da meslektaş olduğumuz için değil; yapılan işin bu şehirde çok nadir görüldüğü ve böylesi çalışmalara öncülük etsin diye yazıyorum. Nihayetinde yazının başka muhatapları da var. Hiçbiriyle ne akrabalık var ne de menfi bir ilişkim yoktur.

Neyse Yakup Aykaç’a dönelim. Akademik çalışmalarımız hususunda sık sık istişare ederiz. Bu çalışmayı hazırlarken önünde iki iş vardı.

Birincisi, Selim’in elyazmasını Kürtçenin ses yapısını, aruz veznini, kenardaki notları gözeterek aslına sadık biçimde Latin harflerine aktarmak.

İkincisi, bu nüshanın tarihini okura anlatmak.

Ortaya çıkan şey şu: Şimdiye kadar bilinen tam metne en yakın Mem û Zîn nüshası. Tarihi belli ve tam nüshalar arasında da günümüze ulaşan ikinci en eski nüsha.

Kültür ve Turizm Bakanlığı vaktiyle on kadar nüshayı bir araya getiren önemli bir çalışma yayımlamıştı. Bu kitap uzun yıllar alanın başvuru eseri oldu. Şimdi o rafa Van'dan yeni bir kitap eklendi. Hem de en kapsamlısı!

Tabii bu iş tek kişinin değil. Dr. Yusuf Baluken ve Dr. Sami Çeliktaş yazı ve çevirileriyle, Prof. Dr. Aram Mahir Taha görsel ve sanatsal danışmanlığıyla bu kitabın hazırlığına katkı sundu. Mahir hocanın Avrupa’dan gelip burada bir Ehmedê Xanî Enstitüsü kurması, Van TSO’nun desteğiyle Van’ı bu işin merkezi haline getirmesi takdire şayandır.

Hasılı, Mem û Zîn önemli bir eser ve Ehmedê Xanî bu coğrafyada yetişmiş önemli bir isim. Onun kaleme aldığı bu kitap da Van’da çalışıldı, Van’da hazırlandı ve Van’da basılıp yeniden hayat buldu.

***

Burada bir Vanlıyı da Aykaç’ın da hatırlatması üzerine rahmetle anmak lazım.

Müküslü Hamza. Hemşerimiz. Van’da doğmuş, Van Kalesinin önünde bulunan Horhor Medresesi’nde okumuş. Mem û Zîn’i ilk kez 1919’da İstanbul’da bastıran isim o. Baskıdan önce Jîn dergisinin 11. Sayısında bir ilan veriyor. İlanda şöyle bir cümle var, ilginçtir:

“Kâğıdın ve tertib masrafının gittikçe fırlaması gibi maddi mânilere karşı azami fedakârlığa karar verilmiş...”

Yüz yılı aşkın bir süre geçmiş, kâğıt o gün de çok pahalı, baskı masraf o günde fahiş.

Ama buna rağmen ne yapmış ne etmiş Mem û Zîn’i 1919’da bir Vanlı basmış işte. Yüzyılı aşkın bir süre sonra yine bir Vanlı çıkıp “Bu kitabı ben basarım demiş.” O şahsiyeti birazdan konuşalım.

***

Lansmanın en güzel anı ise bana göre şuydu.

Xanî’yi okuyan herkes bilir. Onun en büyük derdi ‘hâmîsizlik’tir. Yani kalemine, kitabına, diline sahip çıkacak bir hamiden yoksun olmak. Yakup bu konuya çok vurgu yaptı. Yaparken de meşhur beyitlerinde buna yakındığı kısımları verdi. O kısımlar şöyle başlar:

“Rabit ji me jî cîhanpenahek / Peyda bibitin me padişahek”

Yani: “Mümkün müdür ki içimizden bir hükümdar çıksa?”

Sonra devam eder:

“Şîrê hunera me bête danîn / Qedrê qelema me bête zanîn”

“Hünerimizin kılıcı ortaya konsa, kalemimizin kıymeti bilinse...”

Ve en can alıcısı:

“Herçend ku xalis û temîz in / Neqdeyn bi sikkeyê ‘ezîz in”

“Altın ve gümüş ne kadar saf ve duru olsa da ancak üzerine sikke vurulduğunda değer kazanır.”

Ne diyor Xanî? Bizim de altınımız var, kalemimiz var, sözümüz var. Ama üzerine sikke vuran, “Bu değerlidir” diyen kimse yok.

Bu cümleleri okurken ister istemez bu köşede yıllardır yazdığım o cümle geldi aklıma:

“Van’ın sahibi yoktur!”

Xanî 330 yıl önce yakındığı şey ile bugün bizim Van’dan yakındığımız şey aynı:

Sahipsizlik!

***

Yakup Aykaç tam burada Xanî’nin bu sitemini çok zarif bir şekilde çevirdi. Dedi ki: Tam 330 yıl sonra Sayın Necdet Takva ve ekibi Xanî’nin bu çağrısına kulak verdi. Bu kitabın üzerine kendi sikkelerini bastılar. Hâmîlik vazifesini üstlendiler. Sonra da Başkana ve yönetimine yine Xanî'nin diliyle teşekkür etti:

“Her mîrekî wan bi bezlê Hatem / Her mêrekî wan bi rezmê Rustem”

“Onların her emiri cömertlikte Hâtem, her yiğidi savaşta Rüstem gibiydi.”

Ve ekledi: “Buradaki ‘Mîr’ hiç şüphesiz Sayın Necdet Takva'dır. 'Mêr' ise onun değerli yönetim kuruludur.”

Vallahi daha güzel bir teşekkür olamazdı. O sırada salonda bir an daha yaşandı ki onu da yazmadan geçemeyeceğim.

Yakup hâmîlik beyitlerini okurken Başkan Necdet Takva gözyaşlarına hâkim olamadı.

Bunu bir siyaset sahnesi olarak yazmıyorum. Bir kitabın, bir dilin, bir hafızanın insanı nasıl yakaladığını gösterdiği için yazıyorum.

Sahiplenmenin bin bir hali var. Bazen bir imzadır, bazen bir bütçe kalemi. Bazen de bir çift gözyaşı.

Xanî’nin “Qedrê qelema me bête zanîn” derken, yani “Kalemimizin kıymeti bilinse” derken aradığı şey belki de tam buydu.

Bir kalemin kıymetinin bilindiği bazen tek bir damladan belli olur.

Mîr, yani bey, emir. Mêr, yani er, yiğit. Xanî’nin aradığı Mîr’i de Mêr’i de bu kez Van’da bulduğunu söylüyor Yakup…

***

Şimdi esas meseleye geleyim.

Bir ticaret ve sanayi odasının gündemi bellidir. İhracat, ithalat, teşvik, kredi, faiz, Kapıköy... Doğrusu da budur. Şu sıralar da ciddi seçim var ki biz hiç ona girmiyoruz bile. Bu tacirin-tüccarın gündemi ya da tercihi bizim değil. Takdir kendilerinindir.

Lakin, bu oda kalkıp 330 yıllık bir kültür mirasına sahip çıkıyorsa, işte orada durup düşünmek lazım Türkiye’de kaç ticaret odası bunu yapar? Ben çok örnek bilmiyorum. Bilen varsa yazsın. Alkışlayalım, tebrik edelim onları da.

Yakup konuşmasının sonunda bunu çok net söyledi: “Bir şehrin kalkınması yalnızca iktisadi rakamlarla ölçülemez.”

Hak vermemek elde değil. Zaten Van TSO’nun bu işlerde bir geçmişi var. Van Kahvaltısı’nın patent başvurusunu yapan Van TSO. Otlu peynirin, kavutun, keledoşun coğrafi işaret tescilini yapan Van TSO. Geçtiğimiz günlerde Van Gölü havzası üzerine bir kitap bastıran da yine Van TSO. Alışveriş festivallerine öncülük eden, dünyanın en büyük kahvaltı sofrasını kuran, Van, İranlılar için bir turistik pazara dönüştüren bir TSO var karşımızda sonuçta. Yıllar önce bu köşede şöyle sormuştum: “Bunlar hepsi Van TSO’nun mu boynunun borcu?” Görünen o ki Van TSO bu borcu üstleniyor ve ödemeye devam ediyor. Bu kez mutfaktan sonra kütüphaneye de sahip çıktı.

Hal böyleyken bu işe imza atan Van TSO’ya, yönetiminden çalışanlarına kadar herkese bir “Helal olsun” borcumuz var bence. Kurumsallığına, kurumsal kimliğine ve bu kimliği kurumsallaştıranlara…

Seçim süreci var diye demiyorum. Seçim olmasa da bu eseri basmak bu eseri Van’a ve bu halka kazandırmak hangi dönemde olursa olsun ciddi bir ‘hamilik’ meselesidir.

Sezar’ın hakkı Sezar’a!

***

Bir de çağrı var ki onu da es geçmeyeyim.

Yakup lansmanda Xanî’den hareketle şunu söyledi: Bu memlekete ve kültüre hizmet etmek için iki erdem gerekir. Cesaret ve cömertlik.

Bu çağrı doğrudan iş insanlarımızaydı.

Bu kentte yüzlerce dernek, binlerce başkan var. Ama bir dile, bir edebiyata, bir hafızaya sahip çıkmak için elini taşın altına koyan kaç kişi var. Birkaç kişi belki.

Demek ki Xanî’nin aradığı Mîr’lere ve Mêr’lere hâlâ ihtiyaç var.

Yakup bir dilek daha ekledi: Bu çalışmanın Van'daki kurumlara örnek olması ve bir geleneğe dönüşmesi. Ben de aynı dileği bu köşeden tekrar ediyorum. Belediyelerimiz, üniversitemiz, odalarımız, iş insanlarımız bu kitabı bir son değil, bir başlangıç olarak görsün.

Hatta bir öneri de ekleyeyim. Yakup aynı zamanda avukattır, bir hukukçudur. Bir başka çalışmaya da Van Barosu sahip çıksa. Bir başkasına Van İl Kültür Müdürlüğü, bir diğerine Büyükşehir Belediyesi, bir diğerine bir başkası… Güzel olmaz mıydı?

***

Bizimkisi bir temenni.

Neyse… Yazıyı yine Xanî ile bitireyim:

“Her kesek mîmarê dîwarê xwe ye!”

Yani herkes kendi duvarının mimarıdır.

Selim 1769’da yağmurlu bir cumartesi günü kendi duvarını ördü. Müküslü Hamza 1919’da ördü. Yakup Aykaç ve Van TSO da bugün ördü.

Van’ın sahibi yoktur, derdik.

Bu kez vardı!

Hamisizlik zordur. Allah sahipsiz bırakmasın.

Vesselam.