Son aylarda masamda hep aynı kitap duruyor. Aras Yayınları’nın Aziz Gökdemir editörlüğünde yayımladığı ‘Amerika'dan Bitlis'e William Saroyan’.
Akademik bir çalışma için açmıştım. Ama itiraf edeyim, okudukça içimdeki gazeteci uyandı.
Zira kitabın en güzel sayfaları Bitlis'te değil, bizim gölün kıyısında geçiyor.
***
Önce sizinle bir tanıştırayım...
Adı, William Saroyan. 1930’ların, 40’ların Amerika’sında en çok okunan yazarlardan biri. Yirmi altısında ünlü oldu, otuz birinde Pulitzer Ödülü'nü “İstemem” deyip geri çevirdi. Şu an Amerikan edebiyatı dendiğinde gelmiş geçmiş en iyi yazarlar arasında adı zikrediliyor. Annesi de babası da Bitlisli; 1905’te memleketten ayrılıp Kaliforniya'ya, Fresno'ya gitmişler. Yaşar Kemal’in ailesinin Van’dan ayrılması gibi bir hikâye…
Saroyan Fresno’da doğmuş, Fresno’da büyümüş ve genelde Fresno’yu yazmış. Ama hayatı boyunca kendini üç kelimeyle tanımlamış hep: Amerikalı, Ermeni ve ‘Bitlisli’.
Bitlis’i ise ancak elli beş yaşında, 1964 Mayıs'ında, tek bir günlüğüne görebilmiş.
***
Gelelim bizimle olan bağlantısına, bizim kıyılarımıza...
Saroyan Van Gölü’nü görmeden çok önce yazmıştı aslında. 1933'te, daha ilk kitabı çıkmadan, Boston'da Hairenik adlı bir Ermeni gazetesinde 'Van Gölü'ne' başlıklı kısa bir şiiri yayımlandı.
Şiirde babasının memleketten ayrılırken göle son kez bakışını hayal ediyor. Göl o şiirde bir ‘keder küpü’; doldukça dolan bir iç deniz.
Düşünün hele!
Fresno'da oturan yirmi dört yaşında bir delikanlı, hiç görmediği bir gölü babasının gözünden yazıyor.
“1919 yılında rüyamda Van Gölü’nü gördüm. Şimdi rüyamdan bir parçayı gerçekleştiriyorum.” diyor.
Aradan onlarca yıl geçiyor, tarihler Mayıs 1964’ü gösteriyor. Saroyan İstanbul'dan ödünç alınmış bir Chevrolet ile yola çıkıyor. Yanında Marmara gazetesinin editörü Bedros Zobyan ile iş insanı Ara Altunyan var. On altı günlük bir yolculuk. Karadeniz'den Erzurum'a, oradan Van'a iniyorlar.
Yolculuğu Cumhuriyet adına Fikret Otyam izliyor. Ressam, fotoğrafçı, gazeteci Otyam. Yaşar Kemal ile bu toprakları karış karış gezmiş, bizim röportaj geleneğimizin ustalarından.
Otyam'ın 4 Haziran 1964 tarihli yazısının başlığı şu: ‘Van Kıyılarında’.
Neyse… Erciş’i geçtikten sonra arabayı durduruyor, gölün kıyısına iniyor. Renkli çakıl taşlarını ceplerine dolduruyor, eğilip gölden bir avuç su içiyor. Meşhur Gazeteci Fikret Otyam da bu ânı fotoğraflıyor.
Burada durmak lazım. Biz Vanlılar iyi biliriz. O su içilmez! Sodalıdır, tuzludur, dili yakar. Ama otuz bir yıl önce babasının son baktığı göle şiir yazmış birine kim söyler bunu Allah aşkına?
Söyleyen olsa da dinlemezdi zaten...
Şimdi şu sahneyi bir düşünün. Bir insan henüz görmediği bir gölü rüyasında görüyor. Aradan yıllar geçiyor, kalkıp geliyor ve o rüyanın kıyısında duruyor.
Biz ise o kıyının yanında yaşıyoruz.
Acaba aynı gölü mü görüyoruz?
***
Van ile ilgili anılarda yemeklerle ilgili bir kısım da vardı çok dikkatimi çekmişti.
Saroyan'ın son kitaplarından birinde, ninesinin ve annesinin Fresno'da dillerinden düşürmediği bir balık var: ‘İşkhan’. Nineye göre Kaliforniya'nın hiçbir balığı ona yetişemezmiş.
Ama şu işe bakın hele! O balık hangisi biliyor musunuz?
Bizim Van balığı dediğimiz, bilim insanlarının da bize kızıp “Ne Van Balığı arkadaşım onun adı inci kefali” dediği o balık. Esasında Ermeniler balığa ‘tarekh’ diyor. Ama Saroyan bu balığı ninesinin de aktarımından anlatırken Sevan Gölü’ndeki balığın adı olan ‘işkhan’ diye tanımlıyor. Hatta bir anma yazısında şöyle yazar: “Kadim Van Gölü’nün sularından çıkma işkhan balığının, balık alemindeki en mükemmel lezzete sahip olduğu söylenir.”
İnsana, bizim toprakların büyük yazarı Yaşar Kemal’in “Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su, Van Gölü'nün maviliğinde olamaz.” sözlerini hatırlatıyor. Değil mi?
Anlayacağınız, Amerika'nın en ünlü yazarlarından birinin evinde, yarım asır boyunca bu gölün, bu coğrafyanın balığı konuşulmuş. Bizim Van’a dair yüzlerce zenginliği doğru düzgün tanıtamadığımız yerde, birileri Fresno'da bu toprakların tadını hasretle anlatmış.
Biz ise balığımızı her bahar göç yolunda korumaya çalışıyoruz. O da ancak birkaç gönüllünün, birkaç kurumun gayretiyle.
Ha şu da var, bir “Balık işte” deyip geçmeyin. Bir kelimenin peşine düşünce bazen bir gölün eski sofralarına, evlerine, konuşmalarına varıyorsunuz. Aynı suya bakan insanların o suyun içindeki canlıyı nasıl çağırdığını öğreniyorsunuz.
Şimdi diyeceksiniz ki bu adı öğrenince ne oldu? Ne değişti? Şahsen benim için daha çok tanıdık bir şey oldu Van balığı... Çünkü bir kelime daha öğrendim, yaşadığım yerin hafızasına bir parça daha yaklaştım.
Van’ın geçmişindeki Ermeniceyi, Kürtçeyi, Türkçeyi birbirinden habersiz kutulara koyarak bu coğrafyayı anlayamayız. Sofralar, kelimeler, türküler, komşuluklar birbirine değmiş. Elbette herkesin hayatı aynı olmamış; acılar da kayıplar da var. Fakat bir kentin hikâyesini öğrenmek istiyorsak bunların hepsine bakmamız gerekiyor.
“Kadim bir şehirde yaşıyoruz” demek kolay. O eskiliğin içindeki insanları, kelimeleri bilmek biraz emek istiyor.
***
Van'da bir sahne daha var ki, beni en çok o vurmuştu okurken...
Saroyan Amerika'daki Vanlı tanıdıklarına göndermek için kartpostal almak istiyor. Kitapçı ve gazete bayii Cavit Bey para almak istemiyor:
“Misafirimizsiniz.”
Küçük bir sahne gibi görünüyor. Ama değil.
Bir kere Kaliforniya'da Vanlıların, Muşluların, Bitlislilerin yaşadığı koca bir dünya olduğunu hatırlatıyor. Van'ın manzarası, Van'dan ayrılmış insanların masasına gidiyor.
İkincisi... Vanlı esnafın o bildik hali.
Biz bazı işlerde ‘sonradan gurme’ olduk ama ‘sonradan misafirperver’ olmadık. Bu bizde hep vardı. Haliyle 1964’'te de vardı.
***
Hikâyenin en güzel kısmı ise Gevaş'ta.
Gevaş Kaymakamı Yaşar Cankoçak heyeti ağırlıyor. Kaymakamın eşi kim dersiniz?
Şair Gülten Akın!
Turgut Uyar'ın bir şiiri yarı İngilizce, yarı Ermenice okunuyor. Saroyan Türkçe bir edebiyat dergisini alıp okumaya çalışıyor. Ali Püskülloğlu'nun çevirdiği 'Aç' adlı oyununun ilk sayfasına da ‘Gülten Akın’a bir ithaf yazıyor.
Kıymetli Şeyhmus Diken ağabey yarım asır sonra bu buluşmayı çok güzel yazmıştı hatta. (İki Şair ve Van Gölü Kıyısı Buluşması)
Akın evine koşup Saroyan'ın Türkçe kitaplarını ve kendi ilk şiir kitabı 'Rüzgâr Saati'ni getiriyor. İki şair Van Gölü kıyısında birbirine şiir okuyor.
Türkçe, Ermenice, İngilizce...
Hepsi aynı kıyıda!
Ben bu sahneyi okuduğumda şunu düşündüm: Saroyan o yolculukta ilk kez ne bir ünlü ne de yas tutan bir evlat olarak oturuyor. Yazarlar arasında bir yazar olarak oturuyor. Üstelik bu Bitlis'te değil, Gevaş'ta, bizim sahilimizde oluyor.
Heyet oradan Akdamar'a da uğruyor. Ama o ayrı bir yazının konusu.
***
Şimdi esas soruyu sorayım.
Biz bu hikâyenin neresindeyiz?
Bitlis, Saroyan'ı 'baba ocağı' anlatısıyla bağrına bastı. Doğrusu da bu. Saroyan'ın 'Bir Amerikalıyım ama Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım' cümlesi de o gün oradan bütün Türkiye'ye duyuruldu.
Peki Van?
Saroyan'ın ilk şiirini yazdığı göl bizim.
Avuçlayıp içtiği su bizim.
Kartpostal parası almayan Cavit Bey bizim.
İki şairin birbirine şiir okuduğu Gevaş sahili bizim.
Kaçımız biliyor bunu?
Gevaş sahilinde “Burada 1964 Mayıs'ında Gülten Akın ile William Saroyan birbirine şiir okudu” diyen bir tabela var mı? Ben görmedim. Görenler varsa haber versin, ilk ben sevinirim.
Turizmi konuşuyoruz. Kültür rotası diyoruz, markalaşma diyoruz. Gaziantep mutfağını dünyaya tescil ettirdi; Diyarbakır, Mardin, Urfa kendilerine ‘altın üçgen’ kurdu. Biz ise tarihin elimize hediye ettiği hazır hikâyeyi bile anlatamıyoruz. Anlatamadığımız binlerce hikayeden hangi birine yanayım?
***
Bu kadar şeyden sonra Saroyan’ın Van Gölü kıyısında ceplerine doldurduğu taşları düşünüyorum.
Burada yaşarken belki ayağımızın ucuyla ittiğimiz taşlar, bir başkasının yanında götürmek istediği memleket parçası olabiliyor. İnsanı durdurması gereken ayrıntı tam da bu.
Bizim her gün gördüğümüz göle, onun neden yıllarca gelmek istediğini anlamaya çalışalım. Belki o zaman Gevaş’ta biraz daha uzun dururuz. Bitlis’in bir sokağını daha dikkatli gezeriz. Balığın eski bir adını duyunca merak ederiz. Bir harabeye bakarken orada yaşamış insanları da düşünürüz.
Saroyan gölün kıyısına kadar geldi. Rüyasında gördüğü suyun başında durdu. Biz yüz yılı aşkın süredir bu suyun yanı başındayız. Hangimiz bu suya Saroyan’ın baktığı gibi baktı ki?
***
Hasılı… Saroyan'ın Paris'teki dostu Ara Güler, onun için bir yerde şunu söyler: Saroyan bize en küçük şeyin en önemli şey olduğunu öğretir.
Bir avuç göl suyu.
Bir kartpostal.
Bir ithaf satırı.
Van'ın hikâyesi bazen bu kadar küçüktür.
Yeter ki sahibi olsun!