İnsan en çok kendine yakışan şeyin içinde yorulur. Vazgeçemediği huyları, değiştiremediği tarafları, ne kadar uğraşsa da başka türlü olmayı beceremediği yanlarında. Bir türlü sertleşemez mesela. İçinden gelmeyen bir sözü söyleyemez, vicdanının kabul etmediği bir davranışa sığınamaz. Kırıldığı yerde bile kırmayı seçemez. İşte bu yüzden en çok kendisiyle mücadele eder. Hayat insanın içindeki güzellikleri koruyabileceği kadar nazik değildir.
Yaş aldıkça anlar insan, iyi niyetin her kapıyı açmadığını, anlayışın her kalpte karşılığı olmadığını… Bazen birinin yükünü hafifletmek için omuzlarını yorarsın, bir başkası üzülmesin diye kendi üzüntünü ertelersin. Söyleyeceğin sözleri yutkunur, haklı olduğun yerde susmayı seçersin. Sonra bakarsın senin gösterdiğin özen bir başkasının alışkanlığına dönüşmüş, varlığın sıradanlaşmış, fedakârlığın görünmez olmuş.
İşte o zaman içinde tuhaf sorular belirir. Cevabını bulmak kolay olmayan sorular ama sen yine de sen olmaktan vazgeçemezsin. Bir umut biraz daha anlarsa anlayacağını, biraz daha sabrederse değerini fark edileceğini, biraz daha verirse bir gün aynı özenin gösterileceğini düşünürsün. Oysa hayat bu kadar adil bir alışveriş yeri değildir. Her şey karşılığını bulmaz. Bazı emekler karşılıksız kalır, bazı sevgiler tek taraflı, bazı güzellikler hayatlarından çekildiğinde anlaşılır.
Ama insan bütün bunlara rağmen iyi olmayı yine tercih edebilir. Çünkü ona öğretilen şey sadece budur. Asıl yorgunluk da burada başlar. Kendi ile kalbi arasında kalmak. İnsan, kendisine öğretilen güzelliklerden vazgeçemediği halde o güzelliklerin içinde incinmekten de yorulabilir. İnsan, iyi olmaktan değil, iyi kalabilmek için sürekli kendinden vazgeçmek zorunda hissetmekten yorulur.